Yazılar

CENNET İLAHİLERİ / İLHAN İREM (CD/MC)

01/09/2010 | 23:28:09 | 341 kere okundu

İlhan İrem, uzunca bir aradan sonra tümü yeni şarkılardan oluşan albümüyle gönlümüzde.

Mayıs / 2006 Tarihli “Cennet İlahileri” albümü,

şiirsel ve müzikal açılımlarıyla gerçek bir devrim niteliğinde.

Daha başlarken oluşan gizemli atmosfer, dinleyiciyi beklenmedik bir aleme götürüyor.

Stüdyo çalışmaları bir yıl süren albümün her aşamasında Hansu İrem’in yoğun emeği var.

Beş şarkının sözlerini İlhan İrem ve Hansu İrem birlikte yazmışlar ;

“Aşk Kapıları” , “Yılan Isırığı” , “Tören” , “Dem” , “Sis”

Üç şarkının sözleri Hansu İrem’e ait ;

“Hu” , “Müjde” , “Mahşerin Dört Atlısı”

Ayrıca, iki şiirini seslendirmiş;

“Şatlup” , “Sekiz Bulut Dağının Prensesi”

Müzikal ve görsel kreasyonlarda Hansu İrem imzası var.

Biri hariç, tümü İlhan İrem bestesi olan dokuz şarkı, altmış dakikalık bir albüm oluşturuyor.

Sözleri İlhan İrem’e ait olan, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, Melih Kibar’ın daha önce hiç

yayınlanmamış bir bestesine albümde yer verilmiş...

Ve İlhan İrem tarafından Melih Kibar’ın anısına ithaf edilmiş;

“Bile Bile Bilmezcesine”

 

 

Tüm düzenlemeler, İlhan İrem’in onbeş yıldır birlikte çalıştığı Garo Mafyan’a ait.

Gitar / Gür Akad, Bas / İsmail Soyberk, Yaylı Tambur ve Keman / Ergin Kızılay gibi eski yol arkadaşlarının yanısıra albümde, sanatçının ilk kez çalıştığı isimler dikkat çekiyor;

Klarnet / Hüsnü Şenlendirici, Ney / Volkan Yılmaz, Kemençe / Hasan Esen, Perküsyon / Mehmet Akatay.

 

 

Zamansız İrem Tarihinde herbiri klasik olacak şarkılar bunlar.

Sözlerin anlam zenginliği, müzikal yürüyüşün farklılığı ile örülmüş.

 

 

Sanatçı ; “Şarkılar bu kez ilham kaynağıyla buluştu !

Kainat bizi usulca içine aldı.

Hansu İrem’in albümün adını koyduğu günden başlayarak, başka bir alemin görüntülerini şiirlere, ezgilere döktük.” diyor.

 

 

Uçucu beğenilerin uzağında, uzun menzilli şarkılar, İlhan İrem müziğinin belirgin özelliği.

Ancak, albümde daha ayrı bir güzellik var ki;

Işığa ve sevgiye dair anlatımlar, farklı mozaiklerdeki dinleyici kitlelerine ulaşacak.

“Cennet İlahileri” , karanlığın esaretindeki kalabalıklara, sağır gündeme, bambaşka bir boyutta, evrensel Aşk Kapıları açabilir.

“Cehennemden kurtulabilenler kendi cennetlerine varır.”

 

 

Her anlamda yitirilmiş bir dünyayı bütün zerrelerinizde hissedip, derinden hüzünlenirken...

Rock ezgileriyle bezenmiş mistik gezinmelerle, giderek büyüyen gizli bir umuda uçuyorsunuz.

İlhan İrem’in ulaştığı cennette bir başyapıt var.

“Hak Aşığı”nın, varolduğu topraktan, alemlerden, kainatlardan aldığı ışıkla yarattığı seslenişler.

Sanatçı, “Cennet İlahileri” için ; “Üretimlerimin şahikası bir albüm oluşturdum” diyor.

 

 

Bir saat boyunca başka alemlerde uçuşacağınız eşsiz bir yolculuk.

İlhan İrem’le her dem yaşanan müzikal doyumun çok daha öteleri.

 

Işık ve sevgiyle...

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotograflar ve Görsel Yönetmen: Hansu İrem

Manken : Alım Grafik: ÖzgürArcan

 

 

 

 

 

 

 

 

Müzikler: İlhan İrem

Sözler: Hansu İrem, İlhan İrem

 

“HU”

“MÜJDE”

“MAHŞERİN DÖRT ATLISI” / Sözler: Hansu İrem

“ŞATLUP” , “SEKİZ BULUT DAĞININ PRENSESİ” / Şiir ve Seslendiren: Hansu İrem

“SEKİZ BULUT DAĞININ PRENSESİ” / Müzik: İlhan İrem

“BİLE BİLE... BİLMEZCESİNE” / Söz: İlhan İrem, Müzik: Melih Kibar

 

 

 

Müzikal Kreasyonlar ve Müzik Yönetmeni: Hansu İrem

Öyküsel Kurgu ve Senaryo: İlhan İrem

Düzenlemeler: Garo Mafyan

 

 

 

Kayıt: Alper Gündüz

Edit: Hansu İrem 

Miksaj: İhsan Apça

 

 

 

Marşandiz Ses Kayıt Stüdyoları

 

Dijital Mastering: RMS

“Müjde” , “Yılan Isırığı” , “Sis” / Mastering : Barış Büyük / Sarı Ev

Klavyeler: Garo Mafyan

Gitar: Gür Akad

Bas Gitar: İsmail Soyberk

Ney: Volkan Yılmaz

Klarnet: Hüsnü Şenlendirici

Yaylı Tambur ve Keman: Ergin Kızılay

Kemençe: Hasan Esen

Bendir ve Perküsyonlar: Mehmet Akatay

 

.........

 

 

 

İLHAN İREM / TARİHÇE (1973-2006)

 

Single

 

Birleşsin Bütün Eller / Bazen Neşe Bazen Keder (1973)

Yazık Oldu Yarınlara / Haydi Sil Gözlerini (1974)

Anlasana / Ne Güzel Bak Yaşamak (1975)

Bir Varmış Bir Yokmuş (Kuklacı Amca) / Hasretim Sana (1975)

Ver Elini / Üzülme Dostum (1975)

Havalar Nasıl ? / Gözünü Seveyim (1976)

Sensiz de Yaşanıyor (İşte Hayat) / Son Selam (1977)

Ayrılık Akşamı (Sazlıklardan Havalanan) / Sen Bilirsin (1978)

Bir Zamanlar / Yeni Bir Şarkı (1979)

Er Mektubu Görülmüştür / Bal Ağızlım (1980)

 

 

 

Albüm

 

İlhan İrem 1973-1976 (1976)

Sevgiliye (1979)

Bezgin (1981)

Pencere (1983)

Köprü (1985)

Ve Ötesi (1987)

Dünden Yarına (1988)

Uçun Kuşlar Uçun (1989)

Pencere...Köprü...Ve Ötesi (1990)

İlhan-ı Aşk (1992)

Koridor (1994)

Romans (1994)

Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem / 1. (1995)

Aşk İksiri / Cadı Ağacı / The Best Of İlhan İrem / 2. (1997)

Hayat Öpücüğü / The Best Of İlhan İrem / 3. (1998)

Bezginin Gizli Mektupları (2000)

Uçuk Mavi Pencere (2000)

Bulutlara Köprü (2000)

Düşler ve Ötesi (2000)

Seni Seviyorum (2001)

Bir Meleğe Aşık Oldum / The Best Of İlhan İrem / 4. (2003)

Işık ve Sevgiyle 30 Yıl (2004)

Cennet İlahileri (2006)

 

 

 

Altın Plaklar / Single

 

Yazık Oldu Yarınlara

Anlasana

İşte Hayat

Sazlıklardan Havalanan

 

 

 

Altın Plaklar / Albüm

 

Pencere

İlhan-ı Aşk

Sevgililer Günü

 

 

 

Kitaplar

 

Pencere...Köprü...Ve Ötesi... (Öykü / 1985)

Uzaklarda Biri Var (Denemeler / 1987)

Katastrof (Şiirler / 1990)

Delirium (Denemeler / 1994)

Millennium (Denemeler / 1998)

 

 

 

Kişisel Resim Sergileri

 

Bursa (iki kez) / Ankara / Antalya (iki kez) / Kuşadası / Dikili / İstanbul / Gölcük / İzmir

 

 

 

Yazışmalar:

 

iremilhan@yahoo.com

iremhansu@yahoo.com

 

 

 

İrembağı / PK.9 Yeniköy / İstanbul ( irmbgi@yahoo.com )

 

 

 

İlhan İrem’le ilgili bazı önemli linkler:

 

www.iirem.com 

http://kopru.fisek.com.tr 

www.ilhanirem.net 

www.melektozlari.com 

www.kanatsesleri.com 

www.ilhanirem.com 

 

 

 

………

 

 

 

Yapım: TMC Film Müzik Üretim ve Paz. A.Ş.

Yapımcı: Mustafa Karahan 

www.tmc.com.tr

Devamini oku

IŞIK VE SEVGİYLE

01/09/2010 | 23:18:04 | 259 kere okundu

85 yılında sevenleri ışık ve sevgi düşüncesi etrafında "irem bağı"nı oluşturduklarında öyle mutlu oldum ki. Sırça köşkünde yaşayan, ancak boş oturmayıp yazdığı sözlerde, yaptığı bestelerde topluma verdiği mesajların yerine ulaşması için gerekiyordu bu. Bir yerde onun gericilere karşı, hortumculara karşı, "Aman bugünü kurtaralım"a karşı gösterdiği sessiz bir direnişin sesi oldu bu bağ.

 

İlhan, 1 Nisan 1955 Bursa doğumlu. Lise yıllarında başlamış şarkı söylemeye, beste yapmaya... Okul orkestrası ile Milliyet Gazetesi'nin liselerarası yarışmasını kazanmışlar. Orkestranın adı "Meltemler". Okul bitince de grup devam etmiş. Özellikle Bursa'nın, Uludağ'ın diskolarında sahne almışlar. İlk plağı için Unkapanı'na kapağı atan İrem, 73 senesinde "Birleşsin Bütün Eller"i yayınlıyor. İşte o dönem tanıdım sanatçıyı. Müzik sayfası hazırladığım Demokrat İzmir Gazetesi'nin geleneksel yılın sanatçıları konserine davet ettim. Yılın ümit veren erkek sanatçısı olarak... Çok heyecanlıydı. Atatürk Kapalı Spor Salonu'ndaki konserden önce ve sonra çok sohbetlerimiz oldu. Daha 18 yaşındayken havaya kaldırdığı bu ödülün adeta sorumluluğunu taşıyordu. Bana söylediği "Sadece ödül vermediniz, yolumu çizdiniz" sözü hâlâ kulaklarımda. Ve bugün o, ülkemizin klasikleri haline girmişse, aldığı o ödülün bir itici güç olduğunu düşünüyor, böyle bir değeri Türk Popu'na kazandırdığımız için çok mutlu oluyorum.

 

İlk albümünü 76 yılında yaptı. "İlhan İrem 73-76" adını taşıyor bu albüm. Sonra çok ses getiren "Ayrılık Akşamı" parçası var. Hani sevgilisinin sesini sazlıklardan havalanan ördeğin haline benzettiği. Sizi bilmem ama bana sorsanız böyle bir benzetme aklıma bile gelmezdi. İşte İrem farkı... Katıldığı ve ülkemizi başarıyla temsil ettiği yarışmalar da var. Altın Orfe ve Akdeniz Akdeniz gibi... Bu son yarışmayla TRT yasağını da delmiş, artık parçaları çalınmaya başlamıştı. Akıl almaz TRT denetim kararları vardı o yıllarda. Örneğin bir parçasında ret nedeni şarkı sözü. "Bir bulanık suda kirli bir yosun gibi / Görünmüyorsun temizle kalbini" gibi bir söze denetim kurulu raporu "Kirli suda zaten hiçbir şey görülmez" ve şarkı da "yayınlanamaz". İlginç bir not... Bu sıkı denetime rağmen şarkıları çalınan ve ekrana ilk kez "kulağında küpe" ile çıkan sanatçıdır o...

 

Chalet Chopin. İda Dağları'nda müzik sanatçılarını ağırlayan çok özel bir otel.

 

1 Ekim 1991 tarihinde İlhan, Hansu ile burada evlendi. Mumların ve fenerlerin aydınlattığı bahçede bu beraberliğe tanık olan 8 kişiden biri olan dostum Ata Nirun çiftin kozmik buluşmalarını "tanrısal tozlarla gülüşen meleklerin şahitliğinde" belgeledi.

 

İlhan İrem'in müziğine ne ad verilir bilmem. Tamamen kendine özgü. Sesi bir kadife kadar pürüzsüz. 30 yılı aşkın beraberliğimizde hep şunu gördüm. Ya çok seviliyor ya da nefret ediliyor. Sıradışı olmasından herhalde. 12 yıldır sahneye çıkmıyor. Büyük bir prodüksiyonla bu hasretini gidermek istiyor. Müzik dışında da uğraşları var. Kalemi çok kuvvetli. Bugüne değin 5 kitap yayınladı. "Pencere, Köprü, Ve Ötesi.." en çok satanı. Resim çiziyor. Sergiler açıyor...

 

Yakında onun yeni albümüne kavuşacağız... Toplumsal unutkanlık hastalığımızın tedavisi için birebir onun yapıtları.

 

Prof.Dr. Erkan SEVİNÇ

Akşam Gazetesi / 04 Mart 2006

Devamini oku

SAZLIKLARDAN HAVALANAN

01/09/2010 | 23:16:27 | 405 kere okundu

"Sazlıklardan havalanan...' Kim duysa tanır geçmişe havalanan bu sesin sahibini. Sahibinin sesi olmak değil sözünü ettiğim, sesinin sahibi olmak. Sesinin sahibi: İçine yağan bir yağmur gibi içine doğru şarkı söyleyen İlhan İrem. 30 yıldan fazla olmuş o iç sesini mahcup bir yağmur gibi aramızda gezdirmeye başlaması. Ses, nasılsa bir kez dışarı çıkmış, yanlışlıkla ağzından kaçmış, gençliğimize, Ankara'nın 1973 baharındaki geniş bulvarlarına yayılmış. Bir güneş gibi mi, hayır, şakacı bir bulut da sayılmaz, yağmurunu arayan bir bulut gibi, biraz nemli bir ses, yağmurunu bulunca da küsecek. "Konuşursam gözyaşlarım beni boğacak" diyordu.

 

Türkçe popun güneşli günleri. Cem Karaca'dan Barış Manço'ya, Fikret Kızılok'tan Modern Folk Üçlüsü'ne herkesin, hep beraber güneş gibi zirvede olduğu yıllar. İlhan İrem birden, bir bulut gibi araya giriveriyor, ezber bozmuyor hayır, ezberin bir yerinde yeni bir acemilik gibi duruyor. Tıpkı en güzel ya da onun sesinin rengine en çok yakışan şarkısında söylediği gibi: "Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin/ ürkek, şaşkın, kararsız, duyuyorum."

Darbenin son günleri. Ankara'nın güzel baharı bile sabırsızlık edip bir an önce yaz olma hevesinde. Sol'u ağır basan bir sosyal demokrat iklim, herkese yaz gibi gelecek. Yalancı baharlardan biri daha. Nasıl olsa uzun sürmeyeceğini ya da iyi bitmeyeceğini bilirsiniz ama, yine de memlekette 'yıldızın parladığı anlar'dan birine, yalancıktan da olsa tanıklık etmenin sevincini duyarsınız. Biz de duyduk elbette, sosyal demokratlara bir kez daha kanan çaresiz solcu çocuklardık çünkü. Ömer Ateş'lerin Kalaba'daki evlerinde uzun, siyah plaklarda Yves Montand, Charles Aznavour dinleyip, Nâzım Hikmet'in 'Akrep Gibisin Kardeşim' şiirinin Fransızca şarkısıyla hislenip, ağzımızda gece boyu içtiğimiz kötü şarabın paslı tadıyla Kızılay'a inerdik. Erkut Dost, Haydar Can zamanları. Ömer Ateş'in yine kalbi ağrıyordur, bizimle gelememiştir. Erkut'la Arjantin Pub'da fıçı bira yuvarlayıp, olmayan sevgililerimizden konuşup, o gece trene atlayıp İstanbul'a gitmek isterdik. İlk o günlerde duyduk İlhan İrem'in içimize yayılan tesellisini, "Boşver boşver arkadaş başka bulursun". Olmayan başkası. Mutlaka vardır.

 

Kızılay Bulvarı'na nisan yağmuru yağıyor sanki. Geç kalmış, belki de geç açmış bir çiçek çocuğunun bulutlu sesiyle. Ankara'da bir memur çocuğu, evlerinin arka odasında gitarıyla şarkılar söylerken, ses açık pencereden kaçıp aşklara yayılmış gibi: "Her şeyin bir sonu varsa / ayrılıkların da sonu var" iyimserliğiyle. Biz onu orada bırakmazdık, sürdürürdük: Ayrılıkların da sonu ayrılık diye. İlhan İrem, arkadaşımızın sesidir, dertleşmeye hazırdır:" Sensizliğin acısını sen nerden bileceksin/sen hiç sensiz kalmadın ki!"

 

1979'da Nâzım Hikmet'in 'Hoşgeldin Kadınım' şiirini de söylemişti, biraz büyümüştü galiba. Hâlâ suluboya bir resim çizer gibiydi. Yağmurlu bir sesin resmi başka nasıl çizilir? Sonra senfonik rock dönemi başlayınca sanki yağlıboya resme başlamış gibi oldu. O dönemini pek izleyemedim. Ben onun içbükey sesine alışkındım, o 'ahşap romantizm'ini seviyordum: "Dokunmayın bu akşam/gözyaşıyla doluyum/ artık resimlerde kalmış/ bir sevdanın puluyum".

 

"Uzak olsun uzaklıklar/ yalnız kalsın yalnızlıklar" da dediydi. Ben de bu bayram, bizim şair (artık ressam da) ve her zaman 'gönül adamı' Engin Turgut'un deyimiyle 'akide şekeri tadında' bir yazı yazmak istedim, olmadı. Olsun, İlhan Aldatmaz (asıl soyadı bu) sesini de, şarkılarını da, bizi de aldatmadı. Turgut Uyar'ın şiirde 'kusursuz acemilik' diye övdüğü şeyin, Türkçe popta kusursuz örneklerini verdi. Ürkek, şaşkın ve kararsız sesi bunca yıldır gençliğimize, eski güzel günlerimize doğru havalanıyor. Onun felsefesiyle, 'ışık ve sevgiyle' kalın.

 

Haydar ERGÜLEN

Radikal Gazetesi / 2 Kasım 2005

Devamini oku

KANAT SESLERİ VE SESSİZLİĞİN KANATLARI

01/09/2010 | 23:14:47 | 285 kere okundu

Tarihçenizde, şiirler, müzikler ve kapaklardaki inanılmaz ayrıntıların, estetiğin yanısıra başka bir şeyi farkettim ; “Sevgiliye” , “Bezgin” , “Pencere... Köprü... Ve Ötesi...” , “İlhan-ı Aşk” , “Koridor” , “Seni Seviyorum” gibi ana anlatımlar ve ara albümler var. Örneğin, “Uçun Kuşlar Uçun” gibi yeni şarkılardan oluşan bir albümü “Geçiş dönemi çalışması” olarak nitelendirmişsiniz. 

 

1973 Yılındaki ilk plak “Birleşsin Bütün Eller” den, “Krizalit Kristalin” e... “Alemlere İşaretim” ve “Siyah Eldiven” e kadar... Algılandığınca maceralar sunan sonsuz bir yolculuk... 

Dinleyici, anlatılanın ruhuyla buluştuğunda, karadelikten başka kainatlara geçiyor. Şarkı şarkı yaşanan kavuşmalar...

“Sevgiliye” , “Bezgin” , “Pencere” , “Köprü” , “Ve Ötesi” , “İlhan-ı Aşk” , “Koridor” ve “Romans”

Bunlar ve diğerleri... Asıl yolculuğun ön dokunuşları sadece.

 

“Sevgililer Günü” ile birlikte, yoğun olarak “Best Of” lara yöneldiniz...

 

“Koridor” (1994) albümünden sonra, yedi yıllık bir çalışma ile, yine tümüyle yeni şarkılardan oluşan ve gelecekteki maceraların ilk işaretlerini taşıyan “Seni Seviyorum” albümünü 2001 yılında yayınladım.

“Seni Seviyorum” un hazırlıkları ile geçen bu uzun süreçte, dört albümden oluşan “The Best Of” serisi birbiri ardına yayınlanmaya başladı...

“Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem/1.” (1995)

“Ask İksiri/Cadı Ağacı/The Best Of İlhan İrem/2.” (1997)

“Hayat Öpücüğü/The Best Of İlhan İrem/3.” (1998)

“Bir Meleğe Aşık Oldum/The Best Of İlhan İrem/4.” (2003)

Otuz yıllık İlhan İrem Külliyatını barındıran bu albümler, kronolojik sıralamalarından, ait oldukları dönemlere ve geleceğe ait serpiştirmelere... Hatta, şarkıların tonlarına, genel bütünlüğü oluşturan öyküsel kurgulara kadar, çok ince ayrıntılarla hazırlanmıştır.

Son on yıldır... Yeni albümlerin yanısıra, geçmişin bütünüyle sergilenişi, özümsenmiş rampalardan, kayıpsız olarak geleceğe, sonsuzluğa kanatlanma arzusundan...

Dairesel devinimlerle sislerin dagılmasını bekleyiş...

Zamansız, mekansız, yeni bir yolculuğa çıkacağız.

 

“Işık ve Sevgiyle 30 Yıl” albümünü, diskografyanızdaki ana ve ara geçişlerin dışında bir yere mi koymalıyız ?

“Işık ve Sevgiyle 30 Yıl” (2004) , ateşleme öncesi son geri sayım.

Nereye gideceğimizi, kainat, Hansu İrem ve ben biliyoruz. 

Eski ve yeni yolcular, Sahilde kalanlar...

Yanımızda götüreceğimiz ve zamansız bir tarihe bırakacağımız şarkılar.

Geminin köprüsünden son kez aşağı bakış... hatırlamak, hatırlatmak... Nerdeyiz ? 

 

Peki... Nerdeyiz ?

Yavaşca bir kıpırdanışın ışık sızıntılı çatlamalarında kozalar...

Dünya hayatı ölüyor !

Gideceğiz, geri geleceğiz...

Ve tekrar gideceğiz, son kez !

Daha önceki pek çok yazımda, söyleşide “yetinme” demiştim. 

Bir gün çatlaklardaki ışık sızıntılarından yeni bir yol çizilecek şüphesiz...

Ama bugün için, toplumun yıllardır çağdaş düşünmenin uzağında, dini ürkekliğinin geldiği noktada, yasamasız, karanlık hayat, duvara çarptı.

Duvarlar sizi anlar... Ama, bu çarpılmış, yamulmuş hayatlar, evrensel boyutlardaki soluğunuzu kavrayamaz.

Kavgalarınız da, hoşgörülü, bilge suskunluklarınız da bir işe yaramayacaktır.

Başka uzaylara ait olmaktan çok daha öte bir algılayış sorunu...

Çoğu, kendilerince iyi niyetli çabalar içinde...

Düşüncelerinizin ulaşabildiği sonsuz açılımların çok eski kapanışlarında, yeniden bir hayat, ülke, ikbal keşfediyorlar. Üstelik, çağdaşlığın pusulasını tarihe ve geleceğe kazımış güzellikleri reddederek, ezik ve yetinmiş kalabalıkların kahramanı oluyorlar.

Bilime, aydınlığa, güzelliğe dair bütün seslenişleri, -yaşamın olağanüstü renklerinden, mucizevi akışından, zevklerinden korkulu, ötelerden bihaber “öteki dünya” ufuklarınca- sunmak istedikleri hizmetleri, hayatı engelleyen, muhalefet eden marjinallerin politik çabaları olarak göreceklerdir. 

Değil mi ki, tanrıyla ilintisi olmayan duyarsız, kaba, din komisyonculuğu günlerinin Hatıra Defteri açıldı... Ve değil mi ki, iktidara tapan birileri, bu nahos gündemi yalayıp parlattılar...

Kozalar çatlayıp, utanç günlerini yumruklayana kadar, daha neler neler olacak !

Gün ölmüştür !.. Rock üçleme ile... “Katastrof” ile... “Koridor” ile... “Seni Seviyorum” ile... “Dua” , “Babil Kulesi” , “Yeraltından Fısıltılar” “Siyah Eldiven” ile... İlk günden bu yana söylediğim ne varsa... sadece şarkı değil onlar...

Gelecekten Anılar... Zamansız mekansız kainat hissedişleri.

Yazdıklarım, yazacaklarım... Ve hissedebilenlerin ötesinde, bakir ve temiz kalan pek bir şey yok !

 

“Yanımızda götüreceğimiz ve zamansız bir tarihe bırakacağımız şarkılar...” Bu sözünüzü açar mısınız ?

En ince ayrıntılarına kadar önceden planlanmış, çok boyutlu bir süreç yaşanıyor.

Bazı yanılgılar bu olguyu kavrayış eksikliğinden...

Dünyevi benlik bağlantılarının yerçekiminden öteye geri dönüşsüz olarak yönelmedikçe, bu yolculuğun ışıklı bir parçası olamazsınız.

O zaman, düzlem üzerinde bir noktaya saplanıp kalma tehlikesi vardır ki ; Devrialemin evrensel açılımları, sahiplendiğiniz sınırlardan taşıp, uzaklaşan yanlışlar gibi görünür.

Halbuki yol boyunca, toprağa, suya, uzaya, tohumlar / şarkılar serptik...

Dünya zamanıyla otuz yıl sonrasında... Şimdi bambaşka bir güzelliğin kapısındayız !

Cennete... Kainatin daha yüksek derinliklerine kanatlanacağız !

Hoşgörülü sevgi bekleyişlerinden sonra terkettiğimiz mola yerlerinde, koridorun çıkışını bulup ardımızdan gelebilecek “diğerleri” için, kamp ateşleri, işaretler, haritalar, bazı şarkılar bırakıyoruz.

Başka serüvencilerin pusulası, deniz fenerleri...

“Işık ve Sevgiyle 30 Yil” anlatımlarımın miladı.

Özümsenerek kavuşulacak sonranın, öncesi.

Tanrısal örgünün tarifsiz desenlerinde yeni çağrılar beliriyor... 

Bizimle açılarak, seyahatimizin bilinmedik anlamlarına göz kırpan, buruk vuslat gülüşleri.

Kanat sesleri ve sessizliğin kanatları...

 

Yazdıklarınızın tarihi yok ! hangi döneme ait oldukları hiç belli değil. İlhan İrem’in eskimeyişini bu zamansızlık duygusuyla açıklıyorum. Müzik, kitap, resim, söyleşi, farketmiyor... Her şeyi anlatırken, hep sonra tamamlanacak, eksik bir şeyler bırakır gibisiniz. 

Görkemli sevginin kanatlarında... Işığın sonsuzluğunda yaşadıklarımı anlatıyorum.

Tanrısal derinliğin çağrıları, yansımaları...

Uçup gittiğimde, sessiz sedasız söylenenler “Kapılar... Kapılar... Kapılar...” olacak.

Gelecek, güzelliklerin yüreğinden bir koridor açarak anlatacak kaçınılmaz hikayesini.

Gece yolculuğu, teslim olmamış, bilenmiş, birikmiş yığınların, “uyanış” şarkısına dönüşecek.

“Tamamlanınca eksik kalıyor bir şeyler”

O son noktanın sonrasında, sonra.

 

Otuz yılda on single, yirmi iki albüm, kitaplar, resim sergileri... Ve yeni yolculuklardan söz ediyorsunuz... 

Şarkılarınızda, her defasında değişik ruh hallerine yanıtlar veren evrensel doyumun yanısıra, sözünü ettiğim “yarım kalış” ın doyumsuzluğu var. Özelimde, hüzün, umut ve sonranın heyecanını birlikte yaşıyorum.

 

Ötelere yayılan ışık deryası...

Yaratıcının sırlı kapıları...

Ardında, görsel şölen halinde yaşanan seyahatler...

Sürekli yenilenen çağrı enerjisi.

Gerçek sanat eserleri evrenle birlikte hareket halinde.

Her an sonsuz değişime uğrayan görüntüler, her dinleyicide ve her dinleyişte değişik imgelemler yaratabilir.

 

Bugüne kadar yapmış olduğunuz çalışmalarda, müziğinizle kendinize özgü bir duruşunuz oldu. Ve hiç vazgeçmediniz. Nasıl ? Niçin ? 

1973 Yılındaki ilk röportajlarımda ; “Kendi sözlerim ve müziğimle, kendime özgü bir ekol oluşturmak istediğimi” söyledim. Bu amaç doğrultusunda, “Birleşsin Bütün Eller” , “Haydi Sil Gözlerini” , “Yazık Oldu Yarınlara” gibi şarkılarımı yayınlanmaya başladım.

1975 Senesindeki “Anlasana” ile, belirlediğim hedefin göksel bir dokunuşla kutsandığını yaşadım. “Anlasana” müzikal serüvenimin ilk miladı... Sonrasında, sorumluluklarımı arttıran, tarifsiz buluşmalar ve güzelliklerle örülmüş, büyülü bir yolculuk başladı. 

Yaşanılan hiçbir şey rastlantı değil ! Beynimiz ve yüreğimiz, bir düşünceyi içtenlikle arzulayıp, asla pes etmeden, arınmış dilekler ve sevgiyle yolunu çizdiğinde, kaçınılmaz bir şekilde istenenler gerçekleşir !

Kozmosun doğası bu... Sonsuz yaratıcı “Dua” ları duyar. Saydamlığımız, inançlarımız boyutunca, hayat içinde ve daha ötelerde mucizeler yaşarız.

Böyle bir devrialemin düşüyle... Öte sergilenişleri eğip bükmek isteyecek dünyevi kısırlıklarla alışılmadık yöntemlerle savaşacak donanımlarla geldim.

Her beyin kıvrımının ulaşabileceği uzaylar var...

Ama, bazı kainatsal açılımların, daha net, daha anlaşılır bir yedeği yok !

“Vazgeçiş” , birbirinin içinde eriyip büyüyen, -aslında hiç olmayan- dünün, şimdinin ve geleceğin görünür ruhunun buharlaşmasıdır.

Birlikte uçamıyorsak... Son bir kez, yeniden yağacağımız kıyılarda, beklentisiz, kararmıs, ölü ruhlar olmasın... Diye !..

 

Siz kimleri dinliyorsunuz ?

Değişmeyen başucu albümlerim, gruplarım var... Pink Floyd, Led Zeppelin, Jethro Tull...

Sigur Ros dinliyorum. Ve yoğunluklu olarak klasik müzik... Bach, Pagannini, Chopin, Tchaikovsky.

 

Röportajin sorularını hazırlarken dinleyicilerinizin bir konser beklentisi içinde olduklarını gördüm. Diğer yandan artık konser vermeyeceğinize dair karamsar yazılar da okudum. Bu konuyu netleştirir misiniz ?

Senfonik yapılanmalar içeren konsept albüm orkestrasyonlarının ve sayısız ayrıntılarla soluklanan müzikal atmosferin sahneye taşınmasını sağlayacak, teknik, görsel oluşumlar gerekiyor... En kaotik müzikal anlatımlarımı, virtüöz müzisyenlerim, üstün yetenekleriyle buluşan ruhani bir atmosfer içinde çözüyorlar...

Ancak, düşlerimizi sahneye yansıtacak teknik ve görsel açılımlar için, daha önce hiçbir konserde yaşanmadık bir donanıma ve bütçeye gereksinim var.

Konserler vermeyi çok özlediğim halde, hayallerini kurduğumun dışında sahneye çıkmayı düşünmüyorum.

 

Yeni bir Albüm geliyor... Konserlerinizin de arzuladığınız şekilde gerçekleşmesini diliyoruz. Son olarak çalışmalarınızla ilgili neler söylemek istersiniz ?

Yedi yıldır, birbirinin devamı olarak yazdığım iki albüm projesi var. İlkini 2005 yılında yayınlamayı düşünüyorum. 2007 yılında yayınlayacağım ikinci albümden sonra, oldukça özel bir başka albüm çalışmasını da sürdürüyorum.

Bu süreçte, İki yeni kitapla birlikte, piyasada bulunmayan tüm kitaplarımı yeniden yayınlayacağım.

Ayrıca; Uzun zamandır hazır olan, ancak, yapımcı firma ile anlaşmazlıklar nedeniyle gündeme gelemeyen DVD projesi yayınlanacak... Ve Resim Sergileri...

 

Her şeyin yapay yaşandığı ülkede, göçüp giden sanatçıların ardından kısa süre ağıtlar yakmak, kutsamak moda haline geldi.

Bu şarkıların tanrısal yüceliğin hazinelerine işlenmiş cevherler olarak dönüşümü için...

Işık ve sevginin paha biçilmez değerini bilenlere üretiyorum.

Sonra, başka alemlere uçacağım.

Bu kainata bir İlhan İrem daha gelmeyecek.

İlhan İrem bir daha gelmeyecek.

 

Işık ve sevgiyle...

 

Röportaj: Nilüfer GÖZE / 26 Eylül 2004

Devamini oku

AŞKLARIN AŞKI 30. YILIN KUTLU OLSUN !

01/09/2010 | 23:05:44 | 264 kere okundu

Yıldızlı bir gecenin sonsuzluğunda, geldi o yıldızlardan birinden... Dünya zamanı 1 Nisan 1955...

 

Uludağ'ın eteklerindeki yemyeşil bir kentte aldı ilk soluklarını... Bursa...

 

Annesine söyledi ilk şarkılarını.... Ve O'nun yüreğinden, tanıdı ilk kez dünyayı... Yüreğiyle büyüttü O'nu annesi...

 

O da aşık oldu... O da tümümüz gibi aşkını acıya dönüştürdü zaman zaman.... Bu dönüşümün sonu yoktu... Aşkın girdaplarında, bungunca devinirken yazdı onlarca şarkısını...

 

Şarkılarında; aşk vardı, anlatamayış vardı, aşkını haykıramayış vardı..."Görüyorum, duyuyorum, konuşamıyorum," derken, seslendiği sevgiliydi ama O da, sonradan anlamış olmalı; aslında seslendiği sevgilinin bizler, gördüklerinin, duyduklarının ve o an anlatamadıklarının ise, evrensel bilgiler olduğunu...

 

Hissettiklerini anlatamamanın acısıyla, delirmek üzere olduğunu hissettiği bir gece, açtı kendini evrenin sevgisine, bilgeliğine... Ve akmaya başladı bilgiler, Işıktan bir sevgiyle. Huzuru, bilgeliği, sevgiyi, birliği ve bütünlüğü fısıldıyordu kelimeler... Kainat'ın, sonsuz ışıklı gücü engellenemez bir biçimde, O'nun sanatından akıyordu yaratılmışların üzerine... O da işittiklerini, gördüklerini, yazıya, resme, notaya döküyor ve güneşin ışınları gibi sunuyordu onları tüm almaya açık bilinçlere...

 

Engellenemiyordu yaptıkları... Çünkü o bir sanatçıydı ve O da tıpkı tüm gerçek sanatçılar gibi, bugünden geleceği yaratıyordu; geleceğin dünyasında yaşıyordu ve biliyordu yaptıkları, ancak o izdüşümsel gelecek geldiğinde tam olarak anlaşılabilir olacaktı...

 

O, Dünya zamanıyla 30 koca yılın sonunda, kozmik zamanda ise, bir kelebek ömründe geçen sanatsal grafiğinde, birçok gerçekle yüzleştirdi bizleri. Anladık ki; O'nun eserleri, sonsuz bir şarkı, sonsuz bir şifre... Ve çözüldükçe sırlaşan bir bilmece...

 

Kozmos'un gizemli vadilerinden gelen esintiler, yüreğimizde serpintiler bırakırken, O'nun sesi; ruha akan, aktıkça çoğalan, çoğaldıkça hiçleşen, hiçleştikçe varlık bulan bir mucize...

 

O sesin sihrine kapılıp,yol aldık hep birlikte... Sır kapılarından geçtik; boyutsal pencerelerden baktık; düşsel köprüler kurduk yarınlara ve Yeni Çağa açılan koridordan geçtik... Yepyeni bir enerjiye kanat açtık; kelebek ömürlerimizin ötesine ulaştık; sonsuzluğun derin kavrayışıyla huzur buldu ruhlarımız...

Anlayan, anladığı kadarını anlattı, anlamayan anladığı kadarını anladı. Ve sonunda anlayan da anlamayan da bir oldu; her şeyin anladığın kadar olduğu düşsel mavi gezegende...

 

Zihinlerimizin düştüğü açmazlarda, "Düş mü gerçektir, gerçek mi düş?" ikilemi yankılanırken, O haykırdı: "Sevmiş miydim seni/ Bu bir düş mü yoksa... /Soru sorma /Bana sorma n'olur/ Sorular duvar olur/ Geçemeyiz sevgiden ötelere/ Sevgi çağırır durur!.."

 

O hep sevginin çağrısına kanat çırpan bir "Haberci Güvencin" oldu. Ve o Haberci Güvercin'in, pusulasında daima, Kainat kalemiyle yazılmış, sevgiye, bilgeliğe ve derin kavrayışa ulaştıran mesajlar yazılıydı.

 

Kainat'ın mesajını taşıyan, Haberci Güvercin, durmaksızın, yorulmaksızın kanat çırptı düşsel göklerde... "Pencere... Köprü...Ve ötesine..." uçtu... "İlhan-ı Aşkı" yaşadı ve "Koridor"a ulaştı... "Uçuk Mavi Pencere"den geçti, "Bulutlara Köprü" kurdu, "Düşler Ve Ötesinde" gerçeği buldu ve ardından, "Seni Seviyorum" diye haykırdı Kainat'a... Yürekten yüreğe, bilinçten, bilince, düşten, düşe yol aldı... Sonunda ruhlarımızdaki bilgeliğe kondu... Kulaklarımıza, dünyevi ve spiritüel egomuzu bırakmamızı fısıldadı.

 

Ama o da biliyordu, Dünya'da bedenli olduğumuz müddetçe ve dünyadan tam olarak kopamadıkça, "ego"dan kaçış yok... Yani, "Şalamar hep firarda tersine"... O nereye gitsek, o yana uçuşuyor... Boyutları aşsak da, bedenimiz Dünya'da oldukça "Şalamar" farklı isimlerde de olsa, hep peşimizde...

 

Ak ışıktan yaratılmış, Haberci Güvercin, 30 yıl boyuca muhteşem bir gökte, büyülü bir sesin tınısında uçtu... uçtu... Düşlere sığabilen tüm güzellikleri aştı ve sonunda kendi gerçeğine ulaştı... 

 

O zaman hissetti;

 

"İsrafil, sur'a üfledi

 O ilahi ses!

 Ve gözleri kamaştıran Nur!

 

 Kum yığınları titredi.

 Kristal Kanatlı Efsane Kuş

 Çığlıklarla doğdu küllerin arasından..."

 İşte o an, Kristal Kanatlı Efsane Kuş haykırdı;

 

"HER ŞEY ŞİMDİ BAŞLIYOR!"

 

Işığın aşkından gelen efsane ve Işığın aşkına dönüşen Kristal Kanatlı Kuş... Özgürce uç ulaştığın boyutların yüceliğinde... Aşkların aşkı, 30. Yılın kutlu olsun!..

 

Işık ve Sevgiyle!..

 

Özlem Süyev ZAT

New Age Yaşam / Eylül 2004

Devamini oku

İLHAN İREM'LE OTUZ YIL

01/09/2010 | 19:29:35 | 272 kere okundu

Sessiz çoğunlukların, başka bir deyişle kitlelerin sessizliği arasında yaşıyoruz. Hiçbirimiz bir diğerinden daha mutlu veya daha kederli değiliz. "İçimde bir umut var, yeniden seveceksin" demek geliyor içimden, ama havadaki miskinlikten midir, mevsimin getirdiği boğucu sıcaklıktan mıdır nedir bir keyifsizlik söz konusu. Aslına bakarsanız hava falan değil sorun, çok uzun zamandır nedensiz bir sıkıntının, keyifsizliğin izlerini sürüyoruz. Herkes biraz sıkışmış, herkes biraz terk edilmiş gibi. "Hayır bu ben değilim... nasıl da gülmüşüm şu resimlerdeki gibi." İlhan İrem'in şarkısı her an yakalayabiliyor insanı. Değişimin, Hele de görüntünün galibiyeti altında ezildiğimiz bu çağda hepimiz gösteri toplumunun birer fertleriyiz. Öyle ki, aynı ipte oynuyoruz, aynı gösterinin birer parçasıyız sanki. Guy Debord'un deyimiyle hem seyirci, hem de oyuncuyuz. Heyecanımız bitmiş, her şeyi tüketmişiz çoktan. Öyle çok gözetlendik ve açığa vurduk ki kendimizi, sokaktan geçen herhangi bir insanın bile her şeyini öğrenir duruma geldik. Evimizde otururken, hiç beklemediğimiz bir anda hepimiz bir gün ünlü olabiliriz modunu yaşıyoruz. Oluyoruz da! Televizyona çıkmak, bir ev kadını, ya da bir tornacı için artık hiç zor değil. El sallayarak, otuz iki dişimizi göstererek biraz utangaç, biraz da gururlu bir şekilde çeşitli yarışma programlarından, kamera şakalarına kadar her tür programda boy gösterebiliriz artık. Hele şarkıcı olmak daha da kolay. Gün geçmiyor ki televizyonda Türkiye'nin yıldızı diye tanıtılan genç bir sesle karşılaşmayalım. Hangisi gerçek yıldız; o da muamma.

 

Herkesin şöhret damarı bu kadar patlamışken, gerçek sesler de bir bir geriye çekiliyor. Pop müzik içersinde yer alıp da görüntüye esir olmayan kaç kişi var aramızda? Aklıma gelen belki de tek isim İlhan İrem! Yıllardır inatla, klip çekmeden, konser vermeden, televizyona çıkmadan, kimseyle yüz yüze röportaj yapmadan salt sesiyle, müziğiyle ayakta duran biri o. Hepimiz, ben de dahil olmak üzere yüz yüze bir röportajın hayalini kuruyor, ilk konuşan olmanın gururunu yaşamak istiyoruz. İçimizde elbette, -bilmediğimiz bir İlhan İrem'i yakalamanın, röntgenlemenin hırsını da taşıyoruz. Oysa o şarkısında "konuşmaya gücüm yok, gözlerimden anla" diyor. Elbette bu aşk için söylenmiş bir söz, ama ne fark eder! Biz her şeyi bildiğimiz sanısına kapılırken, o hepimizden daha fazla şeyi görüyor ve izliyor. Anlıyor içimizdeki kıyameti. Gözlerimiz dönmüşçesine kapıldığımız hırsı ve açlığı. Şarkılarıyla terbiye ediyor bizi! Masallardaki sürgünlüğümüzü, yalan yanlış aynalardaki görüntümüzü bize gösteriyor.

 

Üstelik de hiç reklama girmeden, her albümün ardından kendinden söz ettiriyor. Kimseye prim vermiyor ve yenilmiyor. Hem de otuz yıl hepimizle aynı yastığa baş koyarak... 

 

Deniz DURUKAN

Hayvan Dergisi / Eylül 2004

Devamini oku

MANASTIRIN EN FAAL KEŞİŞİ

01/09/2010 | 19:21:51 | 213 kere okundu

İlhan İrem, 1988 yılında verdiği bir söyleşide J. S. Bach, Halil Cibran ve Roger Waters gibi delilerden ipuçları aldığını söylüyordu...

 

Müzikteki 30 yıllık yolculuğunu özetleyen yeni albümüne rağmen ortalarda görünmeyen, söyleşi vermeyen İlhan İrem, şu sıralar manastırına kapanmış delilerden topladığı ipuçlarını değerlendiriyor 

 

İlhan İrem, 1973'te başladığı müzik yolculuğunu 'Işık ve Sevgiyle 30 yıl' diye sundu sevenlerine. Mesihlik ve sanatçılık arasında kalmış o küskün binlercesinden birinin daha hikâyesi belki...

 

İlhan İrem 1 Nisan 1955'te doğuyor. Böylesi 'farklı' bir insan için daha iyi bir doğum tarihi olabilir miydi? Şaka gibi... Doğum tarihi itibarıyla Koç burcu kendisi. Öyleyse hemen İlhan İrem'in 1990 tarihli şiir kitabı Katastrof'taki 'Koç Burcu' şiirine bakalım; "Müziğim/ Geleceğe ilerleyen /Alınmaz... Yıkılmaz/ Bir kaledir... Müziğim/ Deli kısrak atında/ Yenilmez şövalyedir..."

 

İlhan İrem'i, bütün şairliği, ressamlığı ve müzisyenliği çerçevesinde, balığa fazla bulaşmış Koç olarak tanımlamak en güzeli belki de. Sadece bu tanım itibarıyla; şiir, resim, grafik ve müzik disiplinlerinin hepsini birden, derdini söylemek için kullanabiliyor. Tüm bu sanatlar, onun için ayrılmaz bir bütün olsalar da, nedense 'müzisyenlikte ısrar etmeyip sadece şair olsaymış daha mı hayırlı olurmuş acaba?' diye düşünüyor insan. Keza müzisyen adam ne kadar 'uçsa' da birtakım 'normal' insanların ona 'Delirmiş' demesi mümkün. Oysa şair olursa kişi, 'deli mi, akıllı mı' sorusu pek ilgilendirmez diğerlerini. Ölmeden önce sadece gökleri göstererek, "Crenom, Crenom" diye bağıran Baudlaire de, uzun zamandır göklerden aldığı mesajları bizle paylaşmak isteyen İlhan İrem'in baktığı aynı gökyüzüne bakmıyor muydu?

 

Tüm bunların üzerine, 30 yıl albümü sonrası, tek özel söyleşi -ki o da internet üzerinden yapılan 2004 Mayıs tarihli Naim Dilmener söyleşi-"Sanatçı delidir" diyen İlhan İrem gelip hepimizi susturabilir elbet. Ya da, uzun zamandır manastırına kapanmış, yine ozanlıktan mustarip Leonard Cohen çıkar gelir ve "Herkes kendi manastırında işte" diyebilir. Kim ne derse desin şu da var ki, tüm 'deli'liğine rağmen İlhan İrem, dünya işlerini de gayet iyi yürütüyor. Bunu görmek için, kişisel sitesine girmek yeterli. Hiçbir ayrıntı atlanmamış. Her söyleşi, her albüm, her resim... Şamanlığa yakın her sanatçı için olmazsa olmaz 'yüce ego'nun örnekleri. İlhan İrem'in 30 yıllık sanat hayatı boyunca neler söylemeye çalıştığının da cevapları aynı zamanda. Bir zamanlar Tanrı'yı sorguladığı için yasaklanmış 'Kuklacı' şarkısındaki gibi roketle gidip, "Gel bu dünyayı kurtar" denilecek, iplerimizi elinde tutan bir Tanrı yok mesela artık orada. Bu kez, "İnsanın acizliği, kuklalığı, yaradılışın anlamına aykırı... Ona yine Tanrı'nın olan, kendi renklerini vermek temel amaç" diyen bir İlhan İrem var. İşte tüm bu temel amaç içerisinde, keşfetiklerini, ışık ve sevgiyle büyüdüğüne inandığı, İrem bağı dediği bir bağla iletiyor sevenlerine İlhan İrem. 

 

Yeni albüm yolda

 

Kapanışı da açılışı yaptığımız 'Katastrof'la yaparsak, kitabın önsözünde; "Ben aslında bütün bunları katastrof sonrasında ayakta kalanlar için yazdım" diyor İlhan İrem. Yani ne kadar delirirse delirsin, o hep ayakta. Bunu da üç-dört senede bir, durum belirtici mahiyetinde çıkardığı kitapları (Pencere... Köprü ve Ötesi.. Uzaklarda Biri Var.. Kasastrof.. Delirium... Millenum) ve albümleri ile anlatıyor. Mayıs gibi çıkacak, yeni şarkılardan ibaret albümde bakalım neler olacak. Bu süre içerisinde de, İlhan İrem'i anlatmaktan anlatmaya vakit bulamadığımız, mis gibi albüm; 'Işık ve Sevgiyle 30 Yıl'ı dinleyelim. 'Anlasana' şarkısında ağlayalım. 'Boşver Arkadaş'la paraya pula boş verip, küçük küçük neşelenelim. 'Kapılar... Kapılar... Kapılar...' açılsın gidelim.

 

1988 yılında Orhan Kahyaoğlu'na, Bach, Halil Cibran ve Roger Waters gibi 'deli'lerden ipuçlarını aldığını söyleyen İlhan İrem'in iplerine bakalım. Ucundan tutalım ya da tutmayalım.. Derin bir ney sesiyle serin serin üfleyen 'Cennet'in Kıpırtıları'nı dinleyelim. Kısaca; 30 yıl ve 18 kapı... İçeri girelim, girmeyelim. Sadece kapıları tıklatalım.

 

Berrin KARAKAŞ

Radikal Gazetesi / 23 Temmuz 2004

Devamini oku

IŞIK VE SEVGİYLE 30 YIL

01/09/2010 | 19:20:03 | 265 kere okundu

İlhan İrem, Deniz Durukan'ın kitabı İyiler Siyah Giyer'de (Everest Yayınları) şöyle diyor: 

 

''Şamanların büyü ayinlerindeki gibi. 

 Ruhumun ve bedenimin sesini dinliyor.

 Ve öyle yaşıyorum.''

 

İlhan İrem'in eseri için hep yazmak istedim. Yalnız eseri için değil. Gerçekten üzerinde durulmaya değer tutumu ve tercihi için de. 

 

Durukan, sanatçının ''Koridor''unu yorumlarken günün yükselen değerlerine karşı çıkışı da söze döküyor: 

 

''Koridor bir anlamda medyadan ve dış dünyadan uzaklaşma sürecini de beraberinde getirdi. Onun bu tavrı aslında seksen sonrası yaşanan apolitikleşmeye, yeni dünya düzeninde insanların giderek bireyselleşmesine, sevgi ve umut gibi kavramların içinin boşaltılmasına bir tepkiydi.'' 

 

Belki 'bireyselleşme' değil de, 'bireycileşme'... 

 

İlhan İrem aslında sessiz manifestonun müzik adamı oldu. Gazetelerde, dergilerde, televizyon kanallarının dedikodu programlarında ona rastlamıyordunuz. Daha doğrusu, İlhan İrem'e hiçbir yerde rastlamıyordunuz. 

 

Bir tür kendi kendini unutturma eylemi, diyordum. Yanıldığımı çok geçmeden anladım. Çünkü İlhan İrem, kendi köşesinde, her türlü şöhret ihtirasından uzak, birbirinden değerli eserler vermeye devam etti... 

 

Bana da imzalamak inceliğinde bulunduğu bir albüm, ''Işık ve Sevgiyle 30 Yıl'' . Otuz yıl geçmiş demek: O yılların ünlü şarkısı ''Boşver Arkadaş'' la başlıyor. 

 

Otuz yıl öncesine dönmeye çalıştığımda, kendimle, yaşamımla ilintili anılar pek ışımadı. 1970'lerin dünyasında, yazma çabası içinde, politik çalkantılara göğüs germeye çalışan, otuzlarına yaklaşan bir insandım. 

 

Ama ''Boşver Arkadaş'', ''Yazık Oldu Yarınlara'', ''Anlasana'' gibi şarkıları dinlemek çok hoşuma gitti. Otuz yıl öncesini, İlhan İrem'in emeğinde, olduğundan daha güzel gördüm. 

 

Bu şarkılarda İrem'in iyiye, güzele, duyarlıya özlemi hiç dinmemiş. O günden günümüze hangi rotada yol alacağını, besbelli, daha en baştan biliyormuş. 

 

Bu şarkılar çok sevilmiş eserlerdi. Yanlış hatırlamıyorsam, ''Boşver Arkadaş'' Zeki Ökten 'in yönettiği bir filmin adı oldu. 

 

İlhan İrem konserlere çıkıyor, kitlelerce benimseniyor, seviliyor; dergilerde sık sık röportajları çıkıyor, posterleri basılıyor, sanatçı 'medyatik' bir odak halini alıyordu. 

 

İlhan İrem bu çizgide ısrar etmedi. Israr etmek şöyle dursun; kendini ve müziğini bile isteye geri çekti. Herkesin, ne pahasına olursa olsun, 'yükselme' peşinde koştuğu yıllarda İlhan İrem, sözcüğün tam anlamıyla 'kayboldu'. 

 

Eseri kadar, tutumu da beni çok etkiledi. Öylesine popüler bir çizgiyi ansızın sona erdirmek hayli güç olsa gerek. İlhan İrem sona erdirdi. 

 

Sessiz manifesto dediğim bu işte. Süregelen kofluğun, yalınkatlığın, bayağılıkların, çöküşlerin, maskaralıkların dışında kalmak! 

 

Albümdeki şarkılardan ''Ben Değilim''i ürpererek dinledim. Aslında bu şarkıyı sık sık dinlerim. Üzülmek, o üzüntüden tuhaf mutluluklar duymak için. ''Ben Değilim'' eşsiz bir şarkıdır. Sözleri, acı bir romanın söyleyebileceği her şeyi söylüyor. 

 

Dört yıl kadar önce, Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak 'ı yazarken, ''Ben Değilim'' i üst üste çalardım. Körelmeye yüz tutan duygular, duyuşlar ayaklanırdı... 

 

''...Dokunmayın bu akşam, gözyaşıyla doluyum...'' 

 

Kim bakmak ister o fotoğraflara! Benmişim yanındaki, gülümsüyormuşum... 

 

İçimden yakıp yıkmak hiçbir zaman gelmedi. Sadece fotoğraflar... 

 

Öneriler:

Kitap / Açık Deniz Kıyısında , August Strindberg, Behçet Necatigil 'in çevirisi, Varlık Yayınları, 1972. (Eşsiz bir çeviriden bu harikulade romanın yeni basımı yapıldı mı?) 

 

Selim İLERİ

Cumhuriyet Gazetesi / 09 Temmuz 2004

Devamini oku

"IŞIK VE SEVGİ'NİN SON KORİDORUNDA BİR SOHBET

01/09/2010 | 19:05:43 | 220 kere okundu

 

"Türkiye geçmişe doğru eriyordu... Tutunup soluklanacağı birkaç güzellik dışında, hala dağılıp gidiyor her şey... Deli gömleğini çıkarıp attım! Çok uzun yıllardır, reddettiğim dayatmalar senaryosunun hiçbir sahnesinde rol almıyorum. Şiirlerim ve müziğim her şeyi anlatmaya yeterli. En ince ayrıntılarına kadar özenle tasarlanmış yolculuğum, kafası kopuk, duygularını ve şuurunu yitirmiş kalabalıklara ve medyatik anlamsızlıklara uğramıyor. Evrensel güzelliklerin sonsuz huzuru yerine, pek çok insanın hakikat zannettikleri zırvaları, kokuşmuşluğu, çürümüşlüğü 'hayat' diye sürdürmesi anlamsız." 

 

"Oyunlara, sığlığa... Vasatların, yapay cilalarla, kendileri gibi olanlara kendilerini yutturmalarına dayalı harikalar sirki !" 

 

"Kendi formatlarının dışında, doğallığı ile var olabilen güzelliklerden rahatsızlık duyuyorlar. Tek gerçeğin kendileri oldukları yönünde tuhaf bir saplantıları var. Bunun dışını görmek istemiyorlar... Çünkü gördükleri anda, maddi ve manevi anlamda bütün hayatlarını üzerine inşa ettikleri sistem çöker." 

 

"Krema tabakasının medyası, çoğu içi boş değersizlikler yerine, gerçek sanatçılara yönelecek kültür düzeyinde olabilse, Türkiye'nin çehresi bir anda değişir. İnsanlar, doğruyu, güzeli, saf ve duru olanı seçebilecek duyargalara sahip aslında... Ama ekranlardan fışkıran kültürsüzlük ve cehalet bombardımanından soluk alamıyorlar." 

 

"Yozlaşmanın dibe vurup, toplumsal çözülmelerin başladığı son yirmi yıllık süreçte, apolitik, kayıp bir gençlik yetişti. Kendini koruyabilmiş belirli bir kesimin dışında kalanlar için, bireysel sorunlar ve çıkarlar ötesinde hiçbir düşünce ve görüş yok gibi! Ucu kendilerine dokunmadıkça tepki vermeyen, sağır bir bünye... Bu ortam, sanatta, siyasette, insanların sığlığından rant sağlayanların işine geliyor..." 

 

"Demokrasiyi ve sözde çağdaşlığı, hainlik ve satışlarla karıştıran safdillerden değilim. Evrensel boyutlara yayılmak, yitirilen insani değerleri savunmaya, haksızlıkları dile getirmeye engel olamaz." 

 

"Çağın hayatı, duyguları, ilişkileri, işportaya dönüştüğünden, derinlikli kıvrımlar, zeka pırıltıları yakalamak çok zor. Böyle bir talebi olan yaşam kalitesi ve yanıtlayacak sanat kapasitesi kısıtlı. Özgünlükten çok ölgünlükten söz edebiliriz." 

 

......... 

 

Altın plakları, ödülleri bir kenara bırakarak "sanatçılığı" tercih eden İlhan İrem, eski ve yeni şarkılarından oluşan "Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" adlı yeni albümüyle sevenlerine yeniden sesleniyor. Şarkılarını "güncel vitrin kaygısı taşımayan, zamansız, mekansız ve ruhsal dokunuşlar" şeklinde nitelendiren İrem, yeni albümünü geçmişin ve geleceğin birlikte yankılandığı son koridor olarak nitelendiriyor. 

 

"Kendi yolumun yolcusuyum" diyen İrem, sanat hayatı, şarkıları ve yeni albümüne ilişkin sorularımızı yanıtladı. 

 

Bir dönem oldukça popüler bir sanatçıydınız; ancak sonra adeta inzivaya çekildiniz. Neden böyle bir tercih yaptınız? 

1980 senesinde, Türkiye'nin, müzikal anlatımlarımın ve yaşam biçimimin çok ötesinde, duyarsız, kalın bir yol çizeceğini, gelecek yılların hiçbir aydınlık, umut taşımayacağını, neredeyse bütün müzik dünyasının ucuz kazanımlara bir şekilde paçasını kaptıracağını hissettim. Altın plakları, ödülleri ve yıldızlığı bir kenara koyarak, "sanatçı" olabilmeyi seçtim. l980-l987 yılları arasında, yedi yıllık bir kapanışla, "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..." adlı, yüz elli dakikalık, yaşamdan yaşam ötesine uzanan bir Rock Senfoni yazdım. Bu bir tepkiydi. Kainat, arayışlarıma göksel bir ışık enerjisiyle yanıt verdi. "Işık ve Sevgi" çağrıları başladı. Dışarısı tam anlamıyla karanlıktı... Arabesk gündemin açılımlarıyla, başka türlü bir alt kültür saldırısında, Türkiye geçmişe doğru eriyordu... Tutunup soluklanacağı birkaç güzellik dışında, hala dağılıp gidiyor her şey... Deli gömleğini çıkarıp attım! Çok uzun yıllardır, reddettiğim dayatmalar senaryosunun hiçbir sahnesinde rol almıyorum. Şiirlerim ve müziğim her şeyi anlatmaya yeterli. En ince ayrıntılarına kadar özenle tasarlanmış yolculuğum, kafası kopuk, duygularını ve şuurunu yitirmiş kalabalıklara ve medyatik anlamsızlıklara uğramıyor. Evrensel güzelliklerin sonsuz huzuru yerine, pek çok insanın hakikat zannettikleri zırvaları, kokuşmuşluğu, çürümüşlüğü "hayat" diye sürdürmesi anlamsız. Bir anlık farkedişle, kendilerinden öteye milatlar yaşayabilirler. Bu sessiz direnişte, duyabilenler için çağrılar, çığlıklar var! 

 

Sizin için, "düzenin dayatmalarını elinin tersiyle itmiş bir sanatçı" şeklinde ifadeler kullanılıyor. Bu düzen neydi ve ne gibi dayatmaları vardı; bunları neden elinizin tersiyle ittiniz? 

Oyunlara, sığlığa... Vasatların, yapay cilalarla, kendileri gibi olanlara kendilerini yutturmalarına dayalı harikalar sirki! 

 

Kendi formatlarının dışında, doğallığı ile var olabilen güzelliklerden rahatsızlık duyuyorlar. Tek gerçeğin kendileri oldukları yönünde tuhaf bir saplantıları var. Bunun dışını görmek istemiyorlar... Çünkü gördükleri anda, maddi ve manevi anlamda bütün hayatlarını üzerine inşa ettikleri sistem çöker. Dur durak bilmeden halka kendilerini pompalamaları, o dünyanın dışındakilerin kaybetmesi için gerektiğinde hile ve çirkinliğe bulaşmaları, tedirginliklerinden. 

 

Uçurumun kenarında, tingildek bir kayanın üzerinde, huzursuz bir zirve duygusu yaşıyorlar. Bu çarkı döndürdüklerini zannedenlerin içinde yaşadıkları sanalizasyon sistemini onlara bıraktım. Bunca yıldır uzaklarda olduğum halde, İlhan İrem'in adı vicdanlarını yokluyor. Akıl erdiremedikleri, onlar için imkansız bir olgu söz konusu... Düzenlerini tümden reddetmiş birisi, otuz yıldır üretiyor... Eserleri, mantıkları dışı bir kalıcılıkla, hiç tanıtımsız kalabalıklarla buluşuyor. 

 

Bunu çözemiyorlar! Çünkü, kaba hayat denklemleri içinde böyle nahif bir veri yok! 

 

Özel bir dinleyici kitleniz var ve şarkılarınız sıkça dinleniyor. Bunu neye bağlıyorsunuz? 

Şarkılarım, güncel vitrin kaygısı taşımayan, zamansız, mekansız, ruhsal dokunuşlar. Baştankara gidişe kapılmamış, başka türlü bir çıkış özleyen, ışığın ve sevginin değerini bilen insanlar, anlatımlarımı hissediyor ve yayıyorlar... 

 

Şarkılarım sadece şarkı değil. Krema tabakasının medyası, çoğu içi boş değersizlikler yerine, gerçek sanatçılara yönelecek kültür düzeyinde olabilse, Türkiye'nin çehresi bir anda değişir. İnsanlar, doğruyu, güzeli, saf ve duru olanı seçebilecek duyargalara sahip aslında... Ama ekranlardan fışkıran kültürsüzlük ve cehalet bombardımanından soluk alamıyorlar. 

 

Şarkılarınızda ve şiirlerinizde yoğun bir felsefe, varoluş sorunsalı hissediliyor. Nedir sizi bu kadar felsefeye, varoluş sorununa iten? 

Hayatın anlamını, varoluş nedenini çözememişse insan; bütün eylemleri, koşuşturmaları, ilişkileri, güdük, dünyevi, beyhude çabalar olarak yarım kalacaktır. Kendi iç ve dış uzaylarını keşfedememiş, benliğiyle barışık olmayan birisinin, sevgiye, özgürlüğe, barışa, çevreye, doğaya dair söylemleri boşluğa asılır. İç alemlerindeki çözümsüz kavgalarla, güzelliklerin uzlaşmaz düşmanıdır. Tüm yapay sergilenişler ötesinde... Aslında bir yok edicidir! 

 

Genellikle diğer birçok sanatçıya göre evrensel temalara değiniyorsunuz. Birçok sanatçının sadece aşk üzerine şarkılar yaptığını görebiliyoruz. Hatta günümüzde rock müzik yapanlar bile bu durumda. Ancak siz, daha evrensel temalara değiniyorsunuz. Mesela, bir babanın kızına duyduğu özlem; ya da ''kuklacı amca" gibi sorgulayıcı tavırlar; veya savaş karşıtı söylemler, şarkılarınızda ön plana çıkıyor. Sizi evrensel kılan duygu nedir? Hümanizm mi acaba? 

Türkiye' de altmış yıldır yaşanan karşı devrim süreci, Türk-İslam sentezi bağlamında yapılan 1980 darbesi ve Özal iktidan ile tüm ulusal, insani, evrensel değerlerin yıkımına dönüştü. Yozlaşmanın dibe vurup, toplumsal çözülmelerin başladığı son yirmi yıllık süreçte, apolitik, kayıp bir gençlik yetişti. Kendini koruyabilmiş belirli bir kesimin dışında kalanlar için, bireysel sorunlar ve çıkarlar ötesinde hiçbir düşünce ve görüş yok gibi! Ucu kendilerine dokunmadıkça tepki vermeyen, sağır bir bünye... Bu ortam, sanatta, siyasette, insanların sığlığından rant sağlayanların işine geliyor.. 

 

Zaman içinde, kayıp kuşak düzenin çarklarına kurmaylar gönderdikçe, sanal çekiştirmeler gerçekliğe büründü. Teslimiyetler coğrafyasında, çoğunluğu laik cumhuriyetin, bilimin aydınlığından kopuk, yücelebilecek ortak amaçlarını, değerlerini unutarak yetinmeye şartlanmış bir kitle... Bazı istisna sanatçılar, sanat eserleri, bilim ve devlet adamları dışında, düzenin şarkıları, filmleri, dizileri, şovları izleniyor. 

 

Kendi yolumun yolcusuyum... Işıklı kalabalıklarla sıradışı bir iletişim ağındayız. Anlatımlarımın satır aralarında, üzerinde yaşadığım toprakların ve tüm dünyanın sancıları da var... 

 

Demokrasiyi ve sözde çağdaşlığı, hainlik ve satışlarla karıştıran safdillerden değilim. Evrensel boyutlara yayılmak, yitirilen insani değerleri savunmaya, haksızlıkları dile getirmeye engel olamaz. Artık çığrından çıkan emperyalistlerin, küreselleşme masallarıyla dünyaya yaşattıkları acıların sınırı yok! Daha özelde, Lozan sınırlarını hiçlediklerini, Türkiye için kurguladıkları karanlık geleceği açık açık dile getiriyorlar... Bu görüntülere sessiz kalmak düşlediğim geleceğe ihanet olur! İçinde yaşanılan cehennem sonrasındaki cennetleri anlatıyorum. Oralara hayallerin rehavetiyle değil, bugünlerin kavgasından geçerek varılacak. 

 

Bir söyleşinizde "Özgünlük yoksa sanat yoktur!" demişsiniz. Dinleyiciler ya da sanatçılar (üreticiler, icracılar) bir özgünlük yakalayabiliyor mu? 

Nadir olarak, tanrının, kainatın soluğunu hissettiren özgün yaratımlar ve sanatçılar var. Bunun ötesinde, çağın hayatı, duyguları, ilişkileri, işportaya dönüştüğünden, derinlikli kıvrımlar, zeka pırıltıları yakalamak çok zor. Böyle bir talebi olan yaşam kalitesi ve yanıtlayacak sanat kapasitesi kısıtlı. Özgünlükten çok ölgünlükten söz edebiliriz. 

 

Son albüme gelirsek... "Işık ve Sevgiyle"den kastınız ne? Bunu biraz açar mısınız? 

Mozart Piyano Konçertosunu çalmış... Alkışlarla son selamını verirken, seyircilerden biri seslenmiş; "Çok güzel... Ama ne anlatmak istedin ?" Mozart, konçertoyu baştan sona tekrar çalmış... Sonra; "İşte" demiş, "bunu anlatmak istedim!" 

 

'Işık ve Sevgiyle 30 Yıl'ın bir "eskiye veda" albümü olduğu belirtiliyor. Neden eskiye veda? Ayrıca eski ve yeni parçaları bir araya getirmenizin özel bir nedeni var mı? 

"Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" albümü, geçmişin ve geleceğin birlikte yankılandığı son koridor! 

 

Sonrasında, daha ötelere bir yolculuk başlıyor! 

 

Albüm çalışmalarınızın yanında kitap ve resim çalışmalarınız da var... Duygu ve düşünceleri bir ifade biçimi olarak müziğin yetmediği yerde mi resim devreye giriyor yoksa..? 

Kitaplar ve resimler! müzikal anlatımların yakın uzaylarına taşanlar... Hepsi bir bütün olarak, "Işık ve Sevgiyle" görüntülerini yansıtıyor. 

 

Albümle birlikte konser turneleri düşünüyor musunuz? Dinleyicilerinizle ne zaman buluşacaksınız? 

Konserleri özledim. Grubumla provalara başladım. 

 

Benzeri yaşanmadık bir proje düşlediğimizden, teknik ve maddi sorunları çözme aşamasındayız. 

 

......... 

 

Aysel BAKİRAY - Kadir ÖZBEK 

Özgür Gündem Gazetesi / 26 Haziran 2004

 

Devamini oku

İLHAN İREM'LE 30 YIL

01/09/2010 | 18:57:57 | 224 kere okundu

 

"Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" İlhan İrem'in son albümünün ismi.

"Bambaşka bir dinleyici kitlesiyle, müziğin de ötesinde hissedişler, paylaşımlar yaşıyoruz" diyen İrem, politikadan uzak durmasını ise, "Bir olguya uzak ya da yakın olmak için önce ona inanmak gerek" diye açıklıyor.

 

Bir kuşak sizinle büyüdü, şimdi o kuşak nerede, sizinle bağını ne kadar koruyor?

Otuz yıldır yazdığım ve tamamına yakını yayında olan üç yüz şarkının bütünsellik içeren bir yapısı var. 1973 Yılındaki "Birleşsin Bütün Eller"le başlayan yolculuk, çok boyutlu bakışlarla açıklanabilecek bir yayılış oluşturdu.

İlk yıllardaki aşk şarkıları yerçekiminden uzaklaştıkça başkalaşıma uğradı.

Özellikle seksen sonrasının manzaralarında, etkiye tepki olarak, iç uzaylarıma doğru mistik bir açılışın ardından evrensel yapıya dönüştü.

Dönüşürken değişmedim. Yaşandıkça edinilen yetkinlikler, bozulmayan bir yolculuğun virajlarındaki kazanımlar, güzellikler oldu.

İçinden çıkılamaz gibi görünen karanlık çağlardan ışığa doğru bir bakış... Alternatif çıkış çağrılarıyla, alabildiğince özgür ve sonsuz bir müzik evreni oluştu. bambaşka bir dinleyici kitlesiyle, müziğin de ötesinde hissedişler, paylaşımlar yaşıyoruz.

En eski dinleyicilerimden, onların çocuklarından coşkulu mektuplar geliyor...

Pencereler açtık, köprülerden, koridorlardan ötelere geçtik !

Daralan hayatların loşluğundan sessizce havalanan bir yolculuk.

Cennet bahçelerini görüntüleyen şarkılar, oraya nasıl varılacağını da anlatıyor..

 

Uzunca bir süredir insanlardan sadece müziğinizle yetinmelerini istiyorsunuz, bu görünmeme isteğinin nedeni ne?

1980 Yılında yirmibeş yaşındaydım ve yedi yıldır, hepsi listebaşı olan şarkılar, ödüller, altın plaklarla, popüler gündemin en parlak yıldızıydım.

Yedi yıl sürecek, yüzelli dakikalık "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..." Senfonik Rock üçlemesini yazmaya başladığım o günlerde bir karar arifesindeydim.

Varoluş sancılarında, metafiziksel gezinmelerle kıpırdanan... Sonrasında müziğimi ve hayatımı bambaşka boyutlara taşıyan olağanüstü bir serüven başladı.

Şiirler, besteler, kitaplar, resimler...

Ruhun aydınlanmasında göksel buluşmalar...

Aynanın öteki yüzüne çekilip, anlatımlarımı yansıtmaya karar verdim.

 

30 yıl bir insana, bir olaya, bir yaşanmışlığa tarih demek için yeterli bir zaman dilimi. Sizin için bu tarihin ilk cümlesi nasıl kurulmalı?

"Işık ve sevgiyle"

 

Işık ve Sevgiyle... Bu cümledeki ısrarınızdan yorulmadınız mı?

Dünya karanlık ve nefretten vazgeçti mi ?

Bilim Kurgu filmlerindeki felaket senaryoları tek tek gerçek oluyor.

Yapay seralarla, oksijen fanusları altında karanlık bir dünya kalacak geriye..

Derebeylik çağlarına geri dönüldü.

Emperyalistler, görülmedik bir haksızlık ve sahtekarlık tarihi yazıyorlar.

Tek tanrıları para ! Hiçbir korkuları, zerre kadar merhametleri yok !

Çokuluslu şirketlerin güdümünde, küreselleşme ( ! ) adına ulusal sınırları hiçleyip ülkeleri parçalıyor, işgal ediyor, insanları, çocukları katlediyorlar.

Bütün coğrafyalardaki hesaplar açık açık dile getirildiği halde, madenleri, toprakları, hürriyetleri de satılığa çıkarılan insanlık, hiçbir zaman bu kadar yüz kızartıcı teslimiyet, sessizlik ve aymazlıkla suç ortaklığı içinde olmamıştı.

Gökyüzü deliniyor, buzullar eriyor... Tarımı ve geleceği yokedecek çağın felaketi olarak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmalardan sözediliyor !

Öyle bir katastrof yaşanıyor ki; "Işık ve sevgiyle" tabii...

Bir dua gibi; "Işık ve sevgiyle"

Belki de sadece bir cümle değildir !

Terennümünde gizil bir enerji vardır... Birbirine karışan fısıltılar reaksiyona geçer !!!

 

Yeniden görünmeme konusuna dönmek istiyorum, bu bir korunma mı?

Şarkılarım ve dinleyicilerim çok ayrıcalıklı bir atmosferde kendi cumhuriyetlerini ilan ettiler.

Kapanış değil... Duvarlar yok. Hissettiklerini yaşadıkları yüzölçümünün, daha özgür, daha kalabalık ve sınırsız olması için çabalıyorlar.

 

Sizin müziğinizle çekildiğiniz yere "içerisi" dersek, dışarıyı ne kadar izleyebildiniz, bu çekilme, yeni dinleyicileriniz, ya da potansiyel dinleyicileriniz arasında bir uzaklık yaratmadı mı?

Görece bir sessizlik bu...

Onbeş yıldır, her sene yayınladığım albümlerle buluşan, birbiriyle haberleşen insanlar... Anadolunun en uzak köylerinden, hapishanelerden mektuplar alıyorum. Oralarda kurulan kütüphaneleri, bir şarkıyla yaşadıkları miladı anlatıyorlar. Sulandırılmış hiçbir tanıtım desteği olmaksızın büyüyen kalabalık bir sevgi ağı...

Bütün bunlara karşın sırça saraylarda değilim.

Köhnemiş sistemlerin, oluşumların, düzenlerin hiçbirine yakınlığım ve inancım yok !

Cehennemden cennete doğru, anlatımlarım ve eylemlerimle yollar çiziyorum.

Üretimlerimi yansıttığım yerden, sizin kastettiğiniz dışarısı kılcal damarlarına kadar görünüyor.

Aydınlık ve karanlık notalar !

Her şey bir bütün... Bu muazzam desende sigara yanıkları gibi karaltılar...

 

Dışarıda... sizin baktığınız yerden "dışarıda" ne var?

Dışarıdan içeriye bakıyorum !

Sisler içinde anlamsız görüntüler...

Çok uzun yıllardır, yetinmelerin kabullenmişliğinde küme düşmüş bir ülke.

Elli yılı aşkın "Karşı Devrim" sürecinde Türkiye, 1980 ve özellikle 1983 yılından başlayarak, bozulma, yozlaşma, çürüme döneminde. Bugün yaşanılan sorunlar, en başta, özgürlüğün deformasyonla, demokrasinin hainlik ve satışlarla karıştırılmasından.

Ulvi değerlerin yerini sahte mağduriyetlerin ekran hikayeleri almış.

Sayısız sebeplerden, "dur" diyebilecek toplumsal refleks yerle bir edilmiş.

Kaba ve nobran birilerinin ellerinde, her damardan sömürülere açık, kayıp bir kara parçası...

 

30 yıla yaydığınız aşk şarkılarınızı bir albümde toplama nedeniniz ne?

"Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" aynı anda geçmişe ve geleceğe açılan son kapı.

Albümde yer alan "Kuklacı Amca" , "Gözünü Seveyim" , "Şalamar" gibi şarkılar, bilinen manadaki aşkın ötesinde...

 

Siz, Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok... Kendi şarkıları ve kendi dinleyicileriyle özel bir harita yarattınız... Bu harita dışında kalan müziği nasıl tanımlıyorsunuz?

Gece uçurumları ve ışıklar !

Ruhsal derinlik ve arınmışlıklarla şifrelenen veya çözülen, zamansız, mekansız anlatımlar.

Kainatı, hayatı algılayış biçemleri sunan düşünsel örgüler...

Sanatın her dalındaki bir avuç sanatçının üretimleri çöllerde birer vaha !

Ötekiler, gözalıcı bir sunumun vitrininde, lezzetsiz, hormonlu, paket servisler.

 

Albüm kapağınızda son söz "Herşey şimdi başlıyor"... Binlerce yıllık uygarlığın içinde şimdi başlayan ne? Bu sizin için mi, evrenin tümü için mi bir başlangıç?

"İsrafil sur'a üfledi

 O ilahi ses !

 Ve gözleri kamaştıran Nur !

 Kum yığınları titredi.

 Kristal Kanatlı Efsane Kuş

 Çığlıklarla doğdu küllerin arasından

 HERŞEY ŞİMDİ BAŞLIYOR."

 

Politikadan hep uzak durdunuz, politik saflar eskisi kadar sert ve keskin değil, ve muhalefet de küreselleşiyor... şimdi yeni bir söz söylenebilir mi, sizce?

Bir olguya uzak veya yakın olmak için, önce onun varlığına, anlamına inanmak gerek.

Sonsuz Kainatta, Karadeliklerin arasında, makro ve Mikroevrenlerde, sayısız galaksilerin ortasında, bir zerrenin üstünde umarsızca koşuşturan insanlar !

Hayatın anlamını, varoluş nedenini çözememiş insanoğlu için, dünyevi beyhude çabalar.

Kendi iç ve dış uzaylarını keşfedememişse; Benliğiyle barışık değilse insan, güzelliklerin uzlaşmaz düşmanıdır... Bir yokedicidir. En büyük acı da budur.

Işık ve sevgiyle...

 

Röportaj: Berat GÜNÇIKAN

Cumhuriyet / Pazar Dergi / 20 Haziran 2004

 

Devamini oku

30 YIL! BİR KELEBEK ÖMRÜ...

01/09/2010 | 18:50:05 | 290 kere okundu

 

"Işık ve Sevgiyle 30 Yıl", epey bir zamandır yayınlamayı sürdürdüğünüz "best of" serisinin yeni bir halkası. Ama galiba bu sefer "bir arşiv yayınlama" niyetinden daha fazla şeyler de var. Müzikte otuzuncu yılınızı kutluyorsunuz. Albümün belki de yayınlanıyor olmasının en önemli nedeni bu…

 

"İsrafil sur'a üfledi

 O ilahi ses !

 ve gözleri kamaştıran nur !

 Kum yığınları titredi.

 Kristal Kanatlı Efsane Kuş

 çığlıklarla doğdu küllerin arasından

 HERŞEY ŞİMDİ BAŞLIYOR."

 

"Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" albümü, aynı anda hem geçmişe, hem geleceğe açılan kapıdır.

Müzikal serüvenimde, Dönüşen, sürekli yenilenen bir çağrı enerjisi var.

Dönüşürken değişmeyen, kendi üzerine birikip, patlamalarla yayılan, tarifsiz ışık gösterisi...

Kainatın bütün devinimleri gizemli bütünlük içinde. Karanlıklar, renkler, notalar, şiirler birbirleriyle ilintili olarak inanılmaz güzellikteki resmi oluşturuyor.

O tabloyu ilk kez görüp duraksadığımda bir dokunuş oldu !

Sonsuz bir uçurumdan boşluğa yuvarlandım...

Seyrettiğim derinliğin parçası oldum.

Çok uzun savruluşlardan sonra, "yerin olmadığını" farkettim.

Uçuyordum !

Uçuyoruz...

İlahi bir rüzgarın kanatlarındayım...

Yapabileceğim hiçbirşey... Şarkılarımdan başka anlatabileceğim hiçkimsem yok !

30 Yıl ! Bir kelebek ömrü...

Kozmik takvimdeki karşılığı, üç saniye kadar...

Üç saniyede üçbin beste yaptım !

Yazdıklarımın yüzde onunu yayınlayabildiğim bir dönem bitiyor.

Uzun ve zorlu bir yolculuk başlatacağım...

Her dönüşümde olduğu gibi... Benimle kanat çırpanlar ve geride kalanlar olacak !

 

En başa dönersek: Yıl 1973. Gencecik bir çocuk, Bursa'dan kalkıp İstanbul'a gelme cesaretini gösteriyor. Cebinde yalnızca şarkılar var… Nasıl bir güven duygusudur bu?

Gün doğuyordu...

Yalova Vapurunun güvertesindeki simitçiyi hatırlıyorum.

Çilli, mavi gözlü bir göçmen çocuğuydu.

Martıları beslemiştik.

Gemi hareket ettiğinde, "Birleşsin Bütün Eller"in stüdyosundan çıkmıştım.

"Yazık Oldu Yarınlara", "Anlasana"... Tüm altın plaklar alınmıştı...

Gece perisine aşık olmuştum... O, "Dua"yı yazmış... "Işık ve Sevgiyle" albümünün kapağını görüntülemişti.

Zaman yok ! Herşey içiçe... Arzularımız, hissettiklerimiz, düşlerimiz gerçektir...

Kendi evrensel kurgularımızı yaşıyoruz... Dünya gözüyle !

 

"Olmazsa olmaz, Bursa'ya geri dönerim" diye düşündünüz mü yola çıkarken, yoksa kendinize ve şarkılarınıza güveniniz tamdı ve "Mutlaka başaracağım" diye mi düşünüyordunuz?

"Yeraltından Fısıltılar" geliyor !

Duyargaları kirlenmemiş herkes duyabilir...

Çağrılar yoğunlaşıp, başka türlü bir yolculuğa dönüşürse... Geri dönüş yoktur !

 

O zamanlarda müzik piyasası bugünden bile zor şartlara sahipti. Genç isimlere şans tanıma konusunda firma ve yapımcılar pek de istekli değildi. Tam olarak nasıl oldu sizin bir plak sözleşmesi imzalamanız? Muhtemelen ilk kapısını çaldığınız firma kabul etmedi isteğinizi?

"Cihan" ya da "Dünya"... Tepebaşı'nda bir otele yerleştim.

Bir hafta, sabahtan akşama kadar, her gün Plakçılar Çarşısı'nda...

Göremediler.

 

Diskotür firması kabul ediyor, başında Antuan Şoriz var, 1973 yılında ilk 45'liğiniz yayınlanıyor, "Birleşsin Bütün Eller". Ama 1974 yılında yayınlanan ikinci plağınız "Yazık Oldu Yarınlara"ya kadar bu ilk plak pek de gerektiği gibi yaygınlık kazanamıyor. 

Dört şarkı vardı...

Şoriz, "Boşver Arkadaş" ve "Yazık Oldu Yarınlara" yı çıkarmak istedi...

Ben; "Önce 'Birleşsin Bütün Eller' ve 'Bazen Neşe Bazen Keder' yayınlansın" dedim.

"Bilinmedik bir adamın ilk plağı gürültüye gidebilir."

"Birleşsin Bütün Eller'le başlayıp bekleyelim."

1973... Onsekiz yaşındaydım... Fısıltılar...

 

Fecri Ebcioğlu'nun televizyon programı bir işaret fişeği vazifesi görmüş gibi gözüküyor o dönem, ne dersiniz?

Fecri Ebcioğlu'nun "Bizbize" programında iki şarkı söyledim. O gece bir sihir yaşandı.

Ankara'dan İstanbul'a döndüğümde bambaşka bir dünyanın içindeydim.

Ertesi gün Beyoğlu'nda yürüyüşüm inanılmazdı !

İmzalı resim için uzanan eller, çoğaldı... Çoğaldı... Çoğaldı.

Koşmaya başladım... Arkamdan sanki bütün İstanbul geliyordu.

Arka sokaklarda izimi kaybettirip, Unkapanı'na geldim.

Diskotür'ün önünde caddeye kadar uzanan bir kuyruk...

İnsanların ellerindeki mukavva kutularda ve bütün raflarda "Yazık Oldu Yarınlara !"

Görüntüler, filmlerdeki soyut kareler gibi, silik akıyordu. Bir "düş" içindeydim.

Şoriz; "Boşver Arkadaş gibi başka bestelerin var mı ?" diye sordu.

"Yok" ( ! ) dedim.

 

Diskotür ile işin gerisini de çok parlak getirdiniz. Hepsi satış rekorları kıran epeyce 45'lik… Her yeni yayınlayacağınız 45'likte, bir öncekinden (satış rakamları açısından) geriye düşüp düşmeme gerginliğini yaşadınız mı?

Sonra "Anlasana" geldi... İlk dokunuşun hikayesidir !

Diskotür, yeni "Boşver Arkadaş"lar istedikçe, "Ver Elini", "Bir Varmış Bir Yokmuş" ve diğerleri.

Kalabalıkların algıladığının öylesine dışında bir gerçeklik içindeydim ki !

Yol arkadaşlarımla henüz tanışmamıştım.

Hızla yaşananlar, asıl uzaylarıma geçiş gibiydi.

Güncel hiçbir kaygı yaşamadan, şarkılarımın herbirini birer başyapıt ruhuyla hazırladım.

 

İlk albümünüz, muhtemelen sizin pek de istemeyeceğiniz bir formda veriliyor piyasaya. Diskotür, siz Yavuz Plak'a geçene kadar yaptığınız 45'likleri topluyor bu albümde. Onayınız alındı mı bu albüm için?

İlk albümün kapağında, sudaki izdüşümleriyle, yaklaştıkça büyüyen ağaçlar vardır.

Arka kapaktaysa tek bir ağaç uzanır gökyüzüne, yapayalnız ! Uçtaki dalları kök gibidir.

Bütünsellik içinde farklı bir örgü bu. Sebepsiz, habersiz hiçbir ayrıntıya yer yok !

 

Diskotür döneminizin her anı "altın" kabul ediliyor. Ama sonraki evrelerinizden dolayı, bu dönemin en ayrıksı anı "Bir Varmış Bir Yokmuş" sanki. 1975'te yayınlanıyor bu şarkı, muhtemelen siz daha önce yazdınız. Henüz 20 yaşında bile değilsiniz ve "halimizi gelip görmesi" için "Kuklacı Amca"yı çağırıyorsunuz. Tamamen sıra dışı sözler - imgeler. Türk popunda o güne kadar kenarından bile geçilmemiş bambaşka bir düzlem ya da seviye. Firmanızın bu şarkıyı yayınlamayı kabul etmesi çok şaşırtıcı. Memleketi Milliyetçi Cephe'nin inlettiği günler o günler…

Senaryomuzu kendimiz yazıyoruz...

Görebildiğimiz milyarlarca düşten, birinin kapısını açıp girdiğimizde,

diğerleriyle bütünleşerek yayılan, uçsuz bucaksız renk deryası.

Öncesi, sonrası, öteleri.

Bilinmedik bambaşka boyutlarıyla o boşluk ( ! ) hayatlarımız.

Zaman ve mekandan azade, bize dair her şey...

Önceden inşa ettiğimiz hava koridorlarının arkasında, bizim bıraktığımız yerde bizi bekliyorlar.

"Gül Kokulu Çeyiz Sandığı" nı, Gece Perisi ile, asırlar önce bırakmıştık koridora...

Yeni anlamlara büründükçe, yolculuğun sarsıntısı artıyor.

Özgürlüğün açılımlarında, zoraki hayhuylara yabancılaştıkça, daha büyük yalnızlıklar.

Kimlerin hangi derinlikte, hangi hararette buharlaşacağını önceden görmek...

Başka çekim alanlarından kurtulamadığı için hissedemeyen, köprü üstü aşıkları !

Kendi yaratıcılığımızda, tanrı, kainat ve her şeyle bütünleşebilen bilinçleriz.

Kuklacı Amca'nın ipleri de, kuklalar da yok !

Ama bir kişi bile başka türlü hissediyorsa ?

Bütün sonsuzluğuyla, öyle bir kainat ta var demektir !

İnsanın acizliği, kuklalığı, yaradılışın anlamına aykırı !

Tanrının sonsuz özgürlüğüne yayılmak... "O"na, yine tanrının olan, kendi renklerini vermek.

Bozulmadan değişmek... Aynı kalarak başkalaşmak... Kendi gözyaşlarının denizinde yüzmek.

Bundan öte lezzet yok !

Varoluşun anlamına teslim olmak kozmik kaos yaratır.

O zaman, en yakın sırdaşı olarak, Kuklacı Amca'ya; "Düş bahçelerini düzenlemesini" söyleyebiliriz.

Firmaların kabul etmeme gibi bir seçeneği olamaz ! Sanatçı kainatın delisidir !

Ne yazıyorsa, ne çiziyorsa, "O" dur !

Şoriz süryaniydi... Bazı telefonlar alınca, plağı geri çektik.

 

Peki, kendi yaşamınızda da bir "ilk"mi bu şarkı? Demek istediğim, hepimize başka bir "pencere" açacağınız günlere sizi getirecek süreç bu şarkı ile mi başladı?

"Anlasana" ile başladı. Uzun bir "haberci rüya" hikayesidir.

"Evrensel Sevgi" temalarının ilk kıpırtısı...

"Kuklacı Amca", kırılgan bünyeyi hoyrat ellerden koruyan dikenlerden biri.

 

"Pencere Köprü Ve Ötesi"ne geçmeden, eski dönem ile yeni döneminiz arasına çok keskin bir çizgi çekiyorsunuz "Er Mektubu Görülmüştür". Bu şarkının, İlhan İrem'in diskografisinde en sırıtan, en genel gidişata uymayan şarkı olduğunu düşünüyorum. "Er" ve "askerlik" gibi kavramlar, size ve müziğinize çok uzak gibi. Bu şarkının, "askerlik anıları"na naif bir gönderme olduğunu kabul ediyorum ama sanki yazıldıktan sonra üzerinde fazla düşünülmeden de yayınlanmış gibi gözüküyor.

Dünyaya geldiğim toprağa, göklere saygı.

Bütün insani değerler yitip gidiyor.

Evrensel bilince ulaşmak, onları korumaya engel değil.

Vatan sevgisi, anne sevgisi benim için kutsal kalacak.

Bize mucizeler armağan etmiş şehitler...

Düşüncelerim hangi boyutlara uçarsa uçsun, soluklandığı coğrafyaya ihanet edenler safından değilim.

Şarkının seksen Eylül'ü ile ilgili ironik yapısı yanıltıcı olabilir.

Dediğiniz ve başka anlamlarda da göndermeler var ;

"Gözlerin mavi mavi, uzakta bir hedef gibi"

 

"Seni Seviyorum" (2001) albümündeki "Dua", aynı duyguları yaşatıyor.

"Yarimi azad edin ana

 Belki de bu son sözüm sana

 Bağrındaki yarayı ne olur sil ana

 Sıla sıla uzaklarda..."

 

Ya "Pencere Köprü Ve Ötesi"? Bu albüm ya da albümler ile ilgili ilk çıkan haberlerde sanki "bir tek albüm"den söz ediyordunuz, yani birlikte ya da tek seferde yayınlanacak albüm ya da albümler…

Kesintisiz yüzelli dakikalık Rock Senfoni. Birbirinin devamı üç albüm olarak bir kutuda !!!

Tamamen sürprizden oluşan içeriği de düşününce...

1980'de başlayan çalışmalar, üç ayrı albüm halinde yedi yılda yayınlandı.

 

Tamamen ticari nedenlerle mi bölündü?

Hayır !

Sözel ve müzikal anlatım, Pencere'den Köprü'ye, öteye, giderek derinleşiyor.

Özümsenerek, sonrasını düşündürecek iki yıllık aralarla, yavaş yavaş sunulmalıydı.

Popüler kültürden dışarıya usulca süzüldüm.

Seksenlerin sonuna doğru üçünü birden yayınlasaydım, sığ tepkiler ve şok dalgası kalıcı olurdu !

 

Siz bir sanatçı olarak bu üçleme ile bir devrim yapmak üzere olduğunuzun elbette farkındaydınız ama kişisel olarak hiç mi korkmadınız? Çünkü bu çalışma ile; altın plaklarla, milyonlarca satış rakamlarıyla dolu bir dönemi ardınızda bırakacaktınız ve yeni dönemin size ne getireceğinden tam olarak emin olamazdınız.

"Pencere" altın plak aldı. Hala en karmaşık müzikal kurgularımdan biri.

Başka alemlere varmak için karadeliklerden geçmek gerekir.

Moleküllerime ayrıştığım daralmalar oldu...

Yaşamı, her şeye dayanıp, her şeyi haketmemiz için tohumlayan yaratıcı, bana inanılmaz bir can yoldaşı hediye etti.

"Dünden Yarına" ve "Uçun Kuşlar Uçun" gibi, ara aşamaları ören, geçiş dönemi albümleriyle, üçlemenin belirli bir zemin oluşturmasını bekledim.

Müziğin de dışına taşan çağrı, içimde çığ gibi büyüyordu.

Bambaşka alemlere açılacak koridorun sislerinde hiç kimseler yok gibiydi.

Öyle değilmiş.

 

Bu albümlerle, müzikal anlamda, memlekete o güne kadar görebildiği "en üst seviye"yi gösterdiğiniz kesin. Ama aynı zamanda başka bir "yaşama biçimi" ya da "başka bir göz" de önerdiniz herkese ve galiba müzikle birlikte bu da büyük bir heyecan yarattı.

Görece sessizliklerde olan bir sanatçı için, inanılmaz buluşmalar başladı.

İnsanlar bir anlık farkedişin büyüsünü anlatıyor... Mektuplarda, şarkı şarkı, hayatlarındaki milatları yazıyordu. Rock üçlemedeki uçuş denemelerine Sevecenler katıldı.

O ilk kozmik heyecanları, "İlhan-ı Aşk" (1992) albümüne bütün titreşimleriyle yansıttım.

Hayat çöllerinde yaşarken "Cennetin Kıpırtıları"

94'te asıl macera "koridor" albümüyle başladı !

 

Müzik piyasamızda o güne kadar "adlı adınca" hikayeler anlatılmış - şarkılar söylenmişti. Şarkılarımıza bu kadar net bir "ozan" eli değmemişti o güne kadar. Hele hele böyle "gönderme"lerle, "simge"lerle örülü sözlere ya da hikayelere tamamen yabancıydık. Biz dinleyicilerinizden de umutluymuşsunuz demek ki, "onlar anlar" ya da "anlayacak" diye düşünmüş olmalısınız.

Bir "Yürek Büyüsü" paylaşıyoruz.

Gönül gözleriyle koridorun ucundaki ışık ve sevgiyi gören sessiz kalabalıklar.

Kozalarından çıkıp renk renk kanatlara kavuşuyorlar.

En ücra köylerden, hapishanelerden ışıl ışıl mektuplar geliyor.

Sadece bir şarkıyla, dışarı çıkınca kendine başka hayat kurma sözü verenler...

Oralarda kurulan kütüphaneler, ilk uyanışlar.

Ardahan yaylalarında koşan beyaz bir at var. Adı Bora. Hopa-Kemalpaşa'lı iki kızkardeşin.

Dostluğu, özgürlüğü, rüzgarın saçlarını başka türlü dalgalandırdığını anlatıyorlar.

Paha biçilmez hazinelere sahibim ! Bir sanatçı için bundan daha büyük bir ödül olamaz.

 

Kapalı bir anlatım biçimi, sonraları da hep tercih ettiğiniz bir şey oldu. Aslında, sevdiğinizi çok özlemişken "Seni özledim" diyecek yerde "Havalar nasıl sizin şehirde?" demiş birisiydiniz zaten, demek istediğim; "doğrudan doğruya söylemek" sizin hiçbir zaman başvurduğunuz bir yol değildi ama, bu sonraki döneminiz "edebi" bir kapalılıktan, bir üslup biçiminden çok daha ötesi gibi, müzik ve söz arasına atılabilecek her türlü köprünün ötesi gibi.

"Herşey şimdi başlıyor"

 Somut bir randevu değil bu !

 On yıldır kurguladığım yeni bir anlatım, yavaş yavaş başka boyuta geçecek.

 Koridor'un İlhan-ı Aşk'ı gibi, "Seni Seviyorum" asıl gelenin habercisi...

 Gelecek, "Otuz Işık Yılı" nın ayrıntılarında saklı.

 

İşin görsel tarafında da aynı durum var. Müzik ve sözün bittiği yerde, fotoğraf - grafik ve çizgi girdi devreye…

Müzik ve söz bitmez.

Diğer unsurlar onun tamamlayıcısı.

 

Türk popunun en yetkin plak kapaklarını zaten siz ürettiniz. O naif günlerinizde bile, bir plak kapağını bir "sanat eseri gibi" tasarlama niyetiniz seziliyor.

Görsel estetik, konsepte verdiğimiz değeri yansıtıyor.

Koridor'dan itibaren albüm kapaklarındaki fotoğrafı aşan kompozisyonlar şarkıların felsefesinin anahtarıdır.

Şiirlerden sözlere ve müziğe hepsi albümün ismi ve içeriğiyle ilgili sırların şifresidir.

 

Klip çağında da aynı şeyi sürdürdünüz. Evet, biz hayranlarınıza çok güvendiniz, "Onlar anlar" dediniz belki ama, sahiden anladık mı? Sizi hayal kırıklığına da uğratmış olmalıyız. Ya da hiç aklınızdan geçirmediğiniz başka anlamlar da yüklemiş olabiliriz.

Ezgiler insanların düşünde olağanüstü imgelemler yaratıyor. Fark burada.

"Ruhlar Alemi"ne ayna tutuyoruz.

Herkes kendini görecektir. Hangi evresindeyse tekamülün.

 

Belki de, tek tek her dinleyicinin kendi serüvenine uyan sonuçları çıkarmasını bekliyorsunuz yaptıklarınızdan.

Cehennemden kurtulabilenler kendi cennetlerine varır.

 

Işık ve sevgiyle...

 

Röportaj: Naim DİLMENER 

İrembağı / Arşiv / Mayıs 2004

 

Devamini oku

EN KARANLIK SAATİ GECENİN, GÜN DOĞMADAN AZ ÖNCE OLAN ZAMAN...

01/09/2010 | 18:34:03 | 377 kere okundu

Karanlıklardan güneşe doğru, senin için yaşamıştım bu sonsuz yolu... Her gülüş taşırken bir tomurcuğu, kanatlandık sanmıştım cennete doğru... Bugün benim doğum günüm, Sevgin ölmek gibiydi, yaşama döndüm...

                                                                                                               (İlhan İrem)

 

Evrenin sonsuzluğunda, o muhteşem ruhunla, kısa bir mola için uğradığın bir liman olsa da dünya, - iyi- ki doğdun İlhan İrem, 1 Nisan'lar seninle daha bir ışık ve sevgi dolu... Yolculuk, içi sıcacık buz saraylarına...

 

"Önce delice bir suç, sonra gülümsemeler, ucu kırılmış, kim bilebilir, varken yok olan bir çift siyah eldiven... Kalbimde dönen sayıklamalar, varken yok olan bir çift siyah eldiven... Neydi? Neydi, beklediğim ne? Korkunç labirentlerde, büyü maskları, kopuk bir çember, kopuk hayatlar, bir çift siyah eldiven..." Hayat, kimi zaman tam da bu, İlhan İrem şarkısında olduğunca labirentlere sürükler bizleri... Çok fazla şeyi bildiğimizi sandığımız anlarda, aslında hiçbir şeyi bilmediğinizi fark eder, bir hiçliğe sürüklenir ve boşluklarda savruluruz...

 

Tiyatrocular buna "trak" gelmesi diyorlar. İşte o anlardan birinde, düştüm bu şarkının girdabına... Neydi, aradığım ne??? Gülümseyen yüzlerin ardında gizliydi büyü maskları ve bazen en güvendiklerimiz bu maskların ardından, haince süzüp durmaktaydılar bizi... Biz ise, savunmasız, korunmasız bir güvenle açmaktaydık onlara kendimizi... Olmamız gerektiğince özgür ve yüreklice...

 

Peki anlıyor muydu onlar bunu? Gerçi anlamasalar da olurdu. Ama keşke, hainleşmemeyi başarabilselerdi... Bunu bizler için değil, sadece kendileri için yapabilselerdi... Bir anlayabilselerdi; kötülüğün gözleri daima içe bakar ve sadece kendine yönelir yaptığın kötülük... Her kötü görünenin ardından, saf ruhlara kalan sadece "bir çift siyah eldivendir, varken yok olan..."

 

Ah o siyah eldiven! Tam boğazımı sıkmak üzereyken, her daim ruh dostum olan, İlhan İrem'in, yaklaşık 10 yıl önce bana yolladığı yazılar geçti elime. Vazgeçemediği daktilosundan çıkmış satırlar, zihnime akarken, yanıtlar da bir biri ardına geliyordu. Okudukça, her zamanki gibi yine, varlığında kendimi buldum... O'nun deyimiyle; "geleceğe ilerleyen, alınmaz, yıkılmaz bir kale olan" şarkılarını dinlediğimde olduğunca, bu yazılarda da, kendi ruhuma doğru yol almaya başladım... Huzurlu bir gizemdi bu... Ve diyordu ki; "Tümüyle gerçek olan, olağanüstü bir düş dünyasının kapılarını aralayan kainatlar; bana; hiç hoşnut olmadıkları yaşam koşuşturmalarında; dostluk olmayan dostluk, sevgi olmayan sevgi, aşk olmayan plastik yakınlaşmalardan öte, başka bir gerçeklik arayan insanların duyumsayabileceği büyülü bir anlatım verdi. Gelecek, dünyevi saçmalıklarından arınabilmiş evrensel insanların olacaktır..."

 

Ertesi gün telefonum çaldı. Arayan İlhan İrem'di... Huzur veren yumuşacık sesiyle beni yine bu zorlu geçiş dönemimde yalnız bırakmamıştı... Birden fark ettim ki, O, benim yolculuğumun en zorlu dönemlerinde, daima yanımdaydı... O'na herhangi bir çağrı yapmasam da, duyduğum O'nun sesiydi; "Senin bana bir şey anlatmana gerek yok, bizim zihin fax'larımız her daim çalışıyor," diyen de, yirmi yıldan bu yana bitip tükenmeyen sevgisi, dostluğuyla yanımda olan da yine oydu...

 

İşte yine, O'nun benim için değerini bir kez daha kavrıyordum. Ben yönümü kaybetmiş halde etrafımda olup bitenlere şaşkınlıkla bakarken, O bana yine doğruyu gösteriyordu. Ve " Bireysel tekamüle inan," diyordu. "Kimsenin peşinden gitme... Şifayı kendi gücünde ara... Parayı, ruhsal öğretide amaç haline getirenlerden uzak dur. Evrenin yasaları parayla bağdaşmaz... Seni, kimsenin çıkarları, hırsları ve maddi beklentileriyle hırpalamasına izin verme ve her kim olursa olsun, seni üzenleri hayatından uzak tut. Hiç bir şey dışarıdan gelmez, her şey sende zaten vardır. Her şeyi kendinden sor. Tüm yanıtlar sendedir, tüm yaratımlar seninledir..." Benim de bildiğim, inandığım bunlardı. Ama ne olmuştu da bu "trak" dönemine girmiştim. Ve o dönem öncesi, gücümü, neden öfke gösterileriyle ortaya koyar olmuştum?

 

O'nunla konuştuktan sonra anladım ki, ben bir süre, aslında ruhumun bana öngörmediği bir şeylere ve yerlere sapmıştım. Bana, ruhsal planıma uygun olmayanları aşılamaya çalışanlara fazla değer vermiştim. Ruhum ve meydana gelen olaylar beni uyarsa da ben görmezden gelmiş ve bu yolda ilerlemeye devam etmiştim.

 

O bana her zaman, O'nu en iyi anlayan sevecenlerinden biri olduğumu söylerdi... Ama o sevecen şimdi, göksel pencereleri çarparak kapatıyordu... Her yan görünmezliğin ışıltısındaki, cam kırıklarıyla doluydu... Köprülerimi yıkıyor, taş taş üstünde bırakmıyordum... Koridorlarımı bilerek labirentlere çeviriyordum... Öfkeli Mars benimle burçsal bağlantısını negatife çevirmiş ve hayatımı toza, dumana boğmuştu... Halbuki biliyordum ki, böylesi savaşçı bir burçta, Dünya'da, bedenlenmeyi seçmiş olmam, öfke dolu ve kanlı savaşlar için değil, barış adına mücadele içindi... Yenilmemek içindi; güzellikleri çirkine dönüştürmeye çalışanlara... Ama şimdi yıldızım Mars bile bana karşıydı...

 

Aslında bana öyle geliyordu. Çünkü o an, her şeye karşı olan bendim... Ruhuma karşı savaşıyordum... Yaşamımda ilk kez ruhuma meydan okuyordum... Oysa ki biliyordum onun gücünü... Denemek istediğim neydi; Özlem'in gücü mü? İçimdeki, "ben"in son vahşi çırpınışlarını mı deneyimliyordum? Neyin farkındalığına varmam gerekiyordu, kendi ruhuma bile isyan ederken?... Katastrof... Bilinmezlik... Ve öfke...

 

"Işıltılar içinde

 Tutsaklığı yaşarlar

 Bana benzer göklerde

 Çivilenmiş yıldızlar..."

 

Belki de hissettiğim buydu... Ruhum bana artık bu çivili gök çarmıhtan çıkmayı öngörüyordu ben ise, direniyordum orada öylece kalmak için... Ruhum "Haydi!" dedikçe ben daha da "mıh"lıyordum kendimi bulunduğum yere... Aslında zaman gelmişti; artık eski olanı bırakıp, yeni olana gitme zamanıydı...

 

Belki, İsrafil borusunu çalmıştı... Lusifer ve Mikail el ele tutuşmuş artık evrensel gerçekleri görmemizi bekler olmuşlardı; iyilikte kötülük, kötülükte iyilik saklıydı... Şimdiki an, uyanma ve görünmeyeni görme zamanıydı... Bildiğini unutma, unuttuğunu hatırlama, bildiklerini uygulama, bilmediklerini öğrenme zamanıydı... Off! Galiba benim için de bu kadar yoğun bir akışın katastrofunda boğulma zamanıydı; bedenini terketmeksizin ölmek ve aynı bedende yeniden doğmak için...

 

Tam yolumu kaybetmişken, işte o "trak" geldi. Boşluklara savruldum... Ne olduğunu kavrayamadım bir süre ve sonra dost bir ses beni yeniden kendime döndürdü. Ve o an tam anlamıyla anladım, O'nun bir röportajında sarf ettiği sözlerin anlamını;: "Köprü bir mutluluk öyküsüdür. Mutsuzluk, 'Artık bundan daha kötüsü olamaz..." denecek kadar doruklara ulaşsa bile, insan hiç beklemediği bir anda güzel günlere köprüler kurabilir... Aslında sevinçlere ve kederlere ulaşmak biraz da insanın kendi elindedir... Doğru kurulmuş sağlam köprülerle, doğru güzel günlere, çürük ve yanlış köprülerle yanlış yerlere varırız..."

 

O kıldan ince, kılıçtan keskin kutsal yaşam yolunda ilerlemek ne kadar da zordur. Her daim dengemizi kaybedip hiç de olmak istemediğiniz yöne düşebiliriz... İşte o anlarda bizi tutup kurtaracak gerçek bir dosta ihtiyaç duyarız... Gerçek ruh dostumuza... Sevgili Evren ve sevgili İlhan İrem, beni yeniden bana döndürdüğünüz, doğru bildiklerimin, gerçek doğrular olduğunu bana bir kez daha hatırlattığınız için teşekkürler... Ve iyi ki doğdun İlhan İrem; "Bu kurumuş dünyaya, ben seninle aşığım..." Hem artık bir şeyi çok iyi biliyorum, bunu da sen söylüyorsun:"En karanlık saati gecenin, gün doğmadan az önce olan zaman..."

 

Özlem Süyev ZAT

Metafizik Magazin / Nisan 2004

Devamini oku

BİR MELEĞE AŞIK OLMAK

01/09/2010 | 18:30:57 | 301 kere okundu

"Kendimi bildim bileli, belli bir çizgi tutturmuş, inandıklarını hayata geçirmeye çalışmış insanları hep biryerlere koymuşumdur. Çünkü benim gözümde onlar teslimiyeti reddeden, onur mücadelesi veren ve doğru şeylerin ardından 'inadına' giden bir kervanın yolcularından farksızdırlar. Ali Şeriati'den okumuştum. Cüneyd, bir gün müritleriyle birlikte, Bağdat meydanlarından birinde geziyordu. O anda meydanda, civar köylere kılıcıyla boyun eğdirmiş ünlü bir eşkıyayı asıyorlardı. Cüneyd, darağacındaki eşkıyanın yanına vardı ve onun ayaklarından öptü. Müritleri itiraz edince, Cüneyd şöyle dedi: "Kendi yolunda buraya kadar gelebilen bir insanın ayaklarını öpmek gerekir."

 

"Bunları, birbirlerine benzeyen, inandıkları doğruları sonuna kadar götüren, rüzgarın estiği yöne göre savrulmayan ve hayatın her kulvarında aynı duruşu sergileyen insanlar için yazıyorum. Bu söylediklerimi, uzun yıllardır aynı kararlılık ve tutarlıkla yapan bir müzik adamı var. Söylenenleri fazlasıyla hak ediyor üstelik. Adı İlhan İrem. İlhan İrem Yılların olgunluğunu, piyasanın kirli ilişkilerinden uzak tutarak, güzel şeylerle birleştiriyor. Bu güzelliği onunla paylaşan bir de dinleyici kitlesi var. Otuz yıldır birbirlerine sevgi yumağı gibi sarılan bu ikili, müthiş bir performansla yollarına devam edip, böyle de olunabilirin adını koyuyorlar.

 

"İlhan İrem'in The Best Of İlhan İrem serisinin dördüncüsü olan Bir Meleğe Aşık Oldum albümünü dinlerken, O'nun müzikal geçmişine ve albümde yer alan üç yeni çalışmayla da bugününe tanıklık edebiliyorsunuz. Yorulmadan, boğulmadan, teslim olmadan dolaştırıyor İlhan İrem bizi geçmişle bugün arasındaki serüveninde. Hüznü ve coşkuyu birlikte yaşayarak açıp kapatıyoruz gözlerimizi. Ruhumuzun derinlikleri Yalnızlık Konçertosu'nun esintileriyle Buz Sarayları'nı yakalıyor ve oradan Birleşsin Bütün Eller'e uzanıyor.

 

"Müzikal yaşantısı boyunca sevgi, coşku, hüzün, barış, dostluk kardeşlik gibi insanda hep olması gereken doğruları şarkılaştırdı İlhan İrem. Elbette bu kavramlara sığınan o kadar çok sanatçı(!) var ki, İrem'i onlardan ayıran temel fark, samimi olması ve bu değerlere inanması.

 

"Zaten bu inanç reklamsız, promosyonsuz, televizyonsuz bir özgürlüğü; magazinsiz bir haykırışı getiriyor beraberinde.

 

"Yetmişli yılların başlarından, ikibinli yıllara uzanan serüven, doğru, tutarlı seçkilerle tamamlanmış gibi görünüyor. Artık İlhan İrem dinleyicilerinin ondan tamamen yeni şarkılarından oluşan bir albüm bekleme hakları oluştu. Yaklaşık on yıldır başlayan tanıklık dönemi, artık geleceğin şarkılarına kapısını yavaş yavaş açıyor gibi. İlhan İrem'in The Best Of serilerini dinleyenler nelerin klasik olduğunu, nelerin olmadığını, kimlerin yıllanmış şarap tadında olduğunu, kimlerin olmadığını rahatlıkla anlayacaklardır. Bal Ağızlım, Hasretim Sana, Sevgi Yetmez gibi unutulmaz şarkıları tekrar tekrar dinlemek isteyenlerin kayıtsız kalmayacağı bir İlhan İrem klasiği ile bunlara karar vermek hiç de zor olmasa gerek. İlhan İrem'in müzikal tavrı, onun dinleyicilerinin de tavrı bir anlamda. Dinleyicisi ile İlhan İrem, dolambaçlı yollar üzerinde, doğru yerde kurulan mühendislik harikası bir köprü gibi, otuz yıldır onurla durmaya devam ediyorlar. Emeği geçen herkese teşekkürler. Yaygarasız, reklamsız geçen bir otuz yıla tamamen kendi duygularını sığdıran bu güzel sanatçıyı, sadece sesiyle değil, yazılarıyla ve çizgileriyle de bekliyoruz. evet, ben de bir meleğe aşığım ve kokusuyla rüyalarımı süslüyorum. 

 

Özgün E. BULUT

Berfin Bahar Dergisi / Eylül 2003

Devamini oku

MÜZİSYENİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

01/09/2010 | 18:29:19 | 264 kere okundu

1970’lerde popüler müzik dünyasına "Yazık Oldu Yarınlara", "Haydi Sil Gözlerini" gibi unutulmayan şarkılarla adım atan İlhan İREM, zamanla kendi dünyasına kapanarak yalnız ama üretken yıllar geçirdi. Adı hep 70’lerdeki şarkılarla anılsa da, 90’lı yıllar boyunca senfonik rock’a kadar uzanan denemelerle, popülerlikten uzak bir yaşamı seçti. İREM’le yalnızlık ve sevgi üzerine konuşurken, 70’lerin genç pop yıldızından bugünlere gelişinin öyküsünü de çıkarmış olduk. 

 

Yalnızlık 

 

Yalnızlık, İlhan İREM için giderek bir yaşam biçimine dönüşmüş. Asos’tan Foça’ya kadar tüm sahil şeridinde plansız programsız seyahatler yapıyor. Foça’da yüzüyor, dalıyor.İzmir’e, Efes’e, Meryem ana’ya gidip huzur buluyor. Kıbrıs’ta durmadan yazıyor, besteliyor. İstanbul’a stüdyo çalışmaları için geliyor. İlhan İREM yalnızlığı seviyor:

"Yalnızlık bizim seçimimiz. Hansu’yla gece yarıları buluşup söyleşeceğimiz üçbeş dostumuzdan başka kimselerin olmadığı sakin ve huzurlu bir cennet kurduk.Ötesinde aydınlık yankılarla dolu, gerçek ötesi bir hayat! Evimizin bahçesinde veya kumsalda sırtüstü uzanıp, yıldızları seyrediyoruz saatlerce. Hala Sigur Ros, Pink Floyd, Jethro Tull, Led Zeppelin dinliyorum."

 

Albümüm bekleyenlere

 

İREM anlatırken "Gamsız ağustosböceği masallarındaki gibi yaşadığımı düşünmeyin" diye dikkat çekiyor. Dışarıdaki kavgalardan hiç kopmamış, yaşananlardan habersiz değil: "Yalnızlığımın asıl nedeni dışarısı. Kaçış ya da küskünlük değil bu. İki kişilik bir yalnızlık yaşıyoruz. Kendi cumhuriyetimizin sınırlarında mutluyuz. Ama öylesine çok mektup geliyor ki, hiç yalnız değiliz. Hatta ne kadar kalabalığız. Hiç tanıtımsız da olsa, her yıl yeni bir albüm yayımlamamın sebebi, sayıları azımsanamayacak o insanların bekleyişleri."

 

Işık ve sevgiyle

 

İlhan İREM’in izleyicileri "ışık ve sevgi" düşüncesinin etrafında, 1985 yılında "İrem Bağı"nı kurdu. Düşüncelerin, düşlerin paylaşıldığı bir haberleşme zinciri olan İrem Bağı’nda İREM şarkıları dinlendi, İREM’in ifadesiyle "çıkış koridorları" oldu:

"Kendi yüreklerinden başlayarak yakın çevrelerinden öteye, dalga dalga, aydınlık, güzellikler yansıtıyorlar. Pek çoğu, şarkılarımın sadece şarkı olmadığının ayırdında. Müziğimle, bence başka türlü yaşanması gereken sevgiye ve hayata dair düşüncelerimi, dünya görüşümü yansıtıyorum. Sınırsız bir özgürlükle, içimden geldiği gibi üretiyorum."

 

Sahneyi çok özledim

 

Dinleyicilerin mesajlarından, İlhan İREM’in ortalarda görünmemesinden bir yakınmaları olmasa da, konser beklentisi içinde oldukları belli. Dinleyiciyle kucaklaşmak, İlhan İREM’in de içini yakan bir özlem:

"Sahneyi nasıl özledim bilemezsiniz. O başka bir büyü.Kalabalık bir trans hali. Bu, canımı acıtan bir konu. On iki yıldır yarım yaşıyor gibiyim! Ancak, bunca ayrılıktan sonra, güncel hayatı aşan anlatımlar, çok özel bir görsellik eşliğinde sunulmalı. Bunun da maliyeti bir hayli yüksek. Gelen teklifler, benim düşlediğim konserlerle örtüşmüyor.

Bir gün, bütün bu engelleri aşıp sahneye adım attığımda, duygularıma hakim olabilir miyim bilmiyorum. Bu kadar uzak duruşa, yıpranmaya, hassas düşüncelere gerek var mı? Değer mi? Değmez gibi görünüyor, ama bu berbat müzik ortamından tamamen soyutlanmış bir şekilde, kendimce mükemmel bir şeyler sunmaya uğraşıyorum."

İlhan İREM, "ışık ve sevgi"siz bir cümle neredeyse konuşmuyor. Şarkı sözleri hep ışık ve sevgiye yol alıyor. İnsanlar bu sözcükleri unuttular da İREM anımsatmak mı istiyor:

"İnsanlar her şeyi unuttu.Hele Türkiye’de yaşıyorsan...Şuursuzca ötanaziyi seçmiş, çıldırmış bir toplumun içindesindir. Bedevi çöllerine doğru sürüklenişte, evrensel güzelliklerin, sanatın, sanat eserlerinin hiçbir anlamı kalmadı!"

 

Oynamıyorum!

 

"Bir avuç sanatçı ve onların izleyicileriyle, sivil toplum örgütleri çabalayıp duruyor. Sessiz kaldığım on iki yıldır, sanıldığı gibi gözlerimi karanlıklara kapatmadım. Bir sessiz direnişti sergilediğim.Hem de ne kayıplar pahasına. Arkama üç tane arabesk keman koyup gemimi yürütebilirdim. Ya da reklamcı dostlarımla muhabbeti koyulaştırıp ürün pazarlamasına el atabilirdim. Yapımcı-sunucu olmak için, bana uygun bir program formatı ayarlamam bir haftamı alırdı.

Piyasaya sürekli ticari müzikler salgılayan iki tröstten birine, otuzuncu yıl fantezisi olarak yaldızlayıp kendimi sunabilirdim. En verimli çağında sen tut ‘Oynamıyorum’ de. Basit bir küskünlükle açıklanabilir mi bu?

Pek çok dergi ve gazeteye yazılar gönderiyorum. Demokratik örgütlerin, çevre kuruluşlarının çağrılarına destek veriyorum elimden geldiğince. Birileri ‘Bütün şüphelerden arınarak el ele ve kardeşce yaşamayı öğrenmelisin’ diyor. Ama, ormanları talan ediyorlar, inandığım bütün değerleri tırpanlıyorlar bir bir.

Laik cumhuriyet rejimini değiştirmek isteyenlerle sonsuza kadar uzlaşamam.

Aziz Nesin’in hikayesinde, geceleyin uçan sandalyelere binen lunapark bekçileri gibi, döndükçe, yükseklikten midesi bulanıp başı dönenlerin, aşağıdakilerin üzerine kustuğu ve hemen herkesin bu kirliliği alkışladığı, en azından, değiştirmek için hiçbir şey yapmadığı bir garabet içinde yaşıyoruz."

 

Huzuru buruk yaşadım

 

"On yılı aşkın bir zamandır sessizliğim içinde bulunmasaydım, didişmekten ve beynimi dışarı vermekten, belki de bu kadar çok albüm üretemezdim. Ama bu süreçte, kendimi tümden soyutladığım üretim anları dışında, huzuru hep biraz buruk yaşadım. Yaşanan karanlığa hiçbir katkın olmasa da, ne kadar uzakta olursan ol, dışarıdaki kaos ve mutsuzluk peşini bırakmıyor. Dünya artık öyle geri dönüşsüz bir felakete doğru sürükleniyor ki, düşünceleri dumura uğramamış, geleceği görebilen, kaygılanan herkesin yazıp söylemekten daha fazlasını yapmaları gerekiyor. Sırça saraylardan çıkacağız."

 

Üç yeni eser...

 

Otuz yıla ulaşan müzik yaşamının her dönemecini "en iyiler-best of" projesiyle kalıcı hale getiren İREM, son olarak "Bir Meleğe Aşık Oldum/The Best Of İlhan İREM/4"ü çıkardı. Sözlerini Hansu İREM’in yazdığı ‘Siyah Eldiven’, Özdemir ASAF’ın şiirinden bestelediği ‘Her Neyse’, ve ‘Noktürn’, albümdeki üç yeni eseri oluşturuyor. İlhan İREM, 1973’teki "Birleşsin Bütün Eller/Bazen Neşe Bazen Keder"den üç yeni şarkısına kadar gelen müzikal yolculuğunun öyküsünü şöyle aktarıyor:

"Uzun zamandır otantik çalgıları da yoğunlukla kullanıyorum. Konsept yapıları ve sözel anlatımları nedeniyle, son dönem albümlerim ‘Senfonik Rock’, ‘Progressive Rock’ olarak değerlendiriliyor. Bütün teknik tarifleri hiçleyerek, ‘İlhan İREM müziği’ yaptığımı düşünüyorum. 'İlhan-ı Aşk’ta kıpırdanıp, ‘Koridor’la başlayan, ’Seni Seviyorum’la devam ederek bu son albümdeki ‘Siyah Eldiven’le şimdilik noktalanan çok nahif bir anlatım oluştu."

 

70'lere ucundan dönüş

 

-"Seni Seviyorum’da, şiirsel ve müzikal anlamda, çok ince detaylardan oluşan, daha sanatsal bir örgünün peşine düştüm. ‘Siyah Eldiven’, bu müzikal yaklaşımın aşırı dozda bir sağlamasıydı. ‘Her Neyse’, 70’li yıllara ucundan bir dönüş. ‘Noktürn’, kısa bir gece duygusu.

Aslında ilk single olan ‘Birleşsin Bütün Eller’den, son albüm ‘Bir Meleğe Aşık Oldum’a kadar, hepsi bir öncekini bütünleyip tamamlayarak, bir öykü oluşturuyor. Şimdilerde hazırladığım, yeni şarkılardan oluşan albüm ise, gezindiğim bütün türleri barındırmasının yanı sıra, oldukça şaşırtıcı yeni anlatımlar içerecek."

 

Hatice TUNCER 

Cumhuriyet Gazetesi / 17 Ağustos 2003

Devamini oku

DÜNDEN YARINA İLHAN İREM

01/09/2010 | 18:25:57 | 260 kere okundu

 

İlhan İrem, sanatta geçmişi pek umursamadan bugünü yaşamaya ve tüketmeye alışmış bir toplumda önemli bir görevi yerine getiriyor uzun süredir. Geçmişte yaptıklarını, yine o günün tadını hiç bozmadan, o günün ruhuna saygı duyarak bugüne, yeni kuşaklara taşıyor. İrem’in yine EMI etiketiyle yayımlanan yeni yapıtı Bir Meleğe Aşık Oldum, best of serisinin dördüncü ve şimdilik son ayağı. Otuz yıla ulaşan müzik serüveninin her adımını bugüne aktarmaya kararlı İlhan İrem, bu yapıtla best of projesine ara veriyor.

 

Her dem taze besteler

 

1994’de Romans, 1995’te Sevgililer Günü/The Best Of İlhan İrem/1, 1997’de Aşk İksiri-Cadı Ağacı/The Best Of İlhan İrem/2, 1998’de Hayat Öpücüğü/The Best Of İlhan İrem/3, ardından 2000’de ‘tıpkı basım’a yakın dört albüm Bezginin Gizli Mektupları, Uçuk Mavi Pencere, Bulutlara Köprü, Düşler ve Ötesi, son olarak da bu haziranda yayımladığı Bir Meleğe Aşık Oldum/The Best Of İlhan İrem/4’le yapıtlarını ‘CD’lere aktararak yenilemeyi başardı İrem.

 

Artık, İlhan İrem diye bir ozanın, Doksanlar’ın son çeyreğinde, ‘Hafif Müzik’ günlerinden senfonik rocka uzanan bir müzik serüveninde neler yaptığını öğrenmek ya da anımsamak isteyenleri, plakçı raflarında kalın bir arşiv bekliyor. Bu arada, geçmişten bugüne akıp gelen parçaların ne derece ‘taze’ kaldığını, İrem’in popta da klasikleşmeyi becerdiğini göstermesi açısından da önemli ‘best of’lar…

 

Üç yeni parça var

 

İrem bu albümü klasik toplamalardan farklı olarak çeşitli yeniliklerle süslemeyi hedeflemiş. Öncelikle üç yeni parça var albümde: Siyah Eldiven (söz: Hansu İrem), Herneyse (Özdemir Asaf) ve Noktürn. Bu yapıtlardaki düzenlemeleri, duygusal bütünlüğü, İrem’in ulaştığı rafine anlatımı ve yorumu gördükçe, bir sonraki ‘yeni albüm’e kadar bekletilmeleri yerine, günışığına çıkarılmalarının isabetli olduğunu söyleyebiliriz.

 

Bir başka ilginç uygulama da şarkıların aralarına yerleştirilen girişlerle (prelüd) albümde bütünlük aranması. Bu operasyon her bölümde tam verime ulaşmasa da, genelde iyi işliyor... 

 

İlhan İrem, on yıldır ‘yapay gündem’den uzak; 70’lerde fırsatları değerlendirip o günün en geçerli tanıtım kaynağı olan yazılı basında sık sık yer alan genç İrem, Seksenler’in başında vatani görevden, ülkesini ve insanını yakından tanıyarak dönen İrem, Doksanlar’da şöhretin kof mutluluğunu kenara itip tüm enerjisiyle sürekli üreten, yazan, çizen, kitaplara ve bestelere imza atan olgun İrem derken, otuz yıllık bir antoloji ve de evrensel dili yakalayabilmiş bir ozan var karşımızda.

 

Sürekli deneylere doğru

 

Genç kuşağın önemli bölümü, İlhan İrem’i radyoların sürekli çaldığı ilk dönem yapıtlarıyla tanıyor; Seksen sonrası sentezleri ve senfonik arayışları kolay tüketilir olmadığından, ancak meraklı kulakları ve Yetmişler’in devamında inatla onun izini sürenleri çekiyor…

 

İlhan İrem, hatasıyla sevabıyla ‘özgün’ ve kendisi gibi. On ayrı kişiden on ayrı duygu satın alıp albümde toplayarak ‘yorumcu’luğunu, sanatçılığını ilan edenlerin kabul gördüğü ortamda ‘itina’yı fazlasıyla hak eden bir emekçi, bir ozan…

 

Cumhur CANBAZOĞLU

TNN Müzik / 9 Temmuz 2003 

 

Devamini oku